
Teknolojik gelişmeler, yaşamı kolaylaştırma adına devreye sokulan yeni, ileri teknoloji ürünü aletler, sistemler, yapılar. Ne kadar gelişmiş olurlarsa olsunlar, doğanın dengesini değiştirip, doğanın kendi düzenini bozuyorlar. Düzeni/dengesi bozulan doğa her gün bir unsurunu kaybediyor. Doğanın dengesi, bir daha düzeltilemeyecek şekilde bozuluyor. Kentler, grileşiyor. Yüksek binaların oluşturduğu beton ormanları, ağaçların, çimlerin, çiçeklerin yetişmesini engelliyor. Güneş toprağa ulaşamıyor. Kirlilik artıyor. Erimeyen kimyasallar, toprağa karışarak, toprağın kendi devinimini engelliyorlar, doğa kendini tamir edemiyor, toprak üretmeyecek, tohumları yeşertmeyecek duruma geliyor. Yeni kavramlar, yeni standartlar oluşuyor. Kültür değişiyor. Değişen değer yargıları, insanları değiştiriyor ve bütün bu değişmeler,
İnsanlık adına gözükse de/sunulsa da yansımaları tersine oluyor. Bütün bunlar gözümüzün önündekilere yansıyor. Kültürün yansıdığı duvar yazıları değişiyor, karamsarlık yansıtan resimler, motifler çoğalıyor. Ağaçlara daha çok saldırılıyor, Kuşlar daha yüksekler de uçuyor, insanlardan kaçıyor. Renkler sertleşiyor. Her türlü kirlilik artıyor.
İnsanlar kent yaşamıyla, kentin hızıyla agresifleşiyor. Bütün bunlar gözümüzün önündekilere yansıyor. Değişim olumlu yönde mi, yoksa yaşamı, insanlığı tehdit eder yönde mi? İşte küçük izler, işte olumsuz değişmeler, işte yeni renkler ve figürler. Günümüzün yansıması, yansımalardan saptamalar. Küçük şifrelerden oluşturduğum;" Kent öyküleri", okunmalı, izlenmeli. Düşünmeli, dersler çıkarılmalı; gelecek günler için.
Adnan POLAT


Herkese merhaba, gösteriden hemen sonra diğer gösterilere geçildiği için, gösteriden önce, birkaç şey söylemek istiyorum. Kamyoncular projesi, benim aslında kendimi tanıma sürecinde yaptığım projelerden bir tanesiydi. Daha önce bekar odaları çalışması bitince, babamın bana anlattığı hikayelere devam etme kaygısıyla, kamyoncular projesini çektim. Fakat projenin, gösteri sergi aşamasına gelmesinin öyküsünün, önemli olduğunu düşünüyorum. Biraz ondan bahsedeceğim. Böyle bir projeyi çekmeyi çok önceden kafama koymuştum, fakat bir takım maddi sıkıntılar vardı. Şimdi aramızdadır, Murat Yaykın'ın başkan olduğu dönemde, İFSAK bir duyuru yayınlamıştı, bir projeyi destekleyeceğini açıklamıştı. Başvuran projelerden biri de "Kamyoncular"dı ve proje 3.5 yıl önce çekilmeye başlandı. Yöntemi çok planlı programlı yapmadım. Yollara çıkıp otostop çekip, yalnızca yollarda nereye gideceğimi düşünmeden, zaman zaman İstanbul'a dönerek gerçekleşti. Proje eğer şanslı olursa sergi ve kitap amacıyla çekildiği için tüm tasarım bunlar üzerinden yapıldı. Aslında sergiyi getirmek istiyorduk. Ama iki üç gün sonra sergi bir başka yerde açılacağından, bu gün sadece gösteri yapacağım. Bunu anlatıyorum çünkü kitapta ve sergideki fotoğrafların daha iyi anlaşılabilmesi için bir takım kısa metinler kullandık. Gösteride bu metinlerden yararlanamıyoruz. Bu yüzden, bir kamyoncu rotasını çok kısaca anlatacağım ki; fotoğraflar daha iyi anlaşılabilsin. Kamyoncular genellikle yüklerini hemen hemen her şehrin içinde bulunan, kamyoncu duraklarından alırlar. Burada komisyoncular vardır. Komisyonculara, firmalar telefonla işi sorarlar. Ve orada hemen ayak üstü bir pazarlık olur. Urfa'ya iş gidecek şu kadar veriyorlar, biri derki ben giderim bir diğeri ben gitmem der ve bu beş dakika içinde olur. Bu beş dakika iki hafta beş dakikadır. Çünkü iki hafta yük beklediğimiz oluyordu. Yük alındıktan sonra yüklenir, buna yükü sarmak derler kamyoncular ve yola çıkılır eğer yükünüzün bir aciliyeti yoksa örneğin; peynir değilse, gıda değilse çokta belirlenmiş bir tarihte orda olacaksın diye bir sıkıntı yoktur. Zaten o kadar az para verirler ki bunu deme hakları da yoktur. Kamyoncu tek başına yollara düşer. Hepimizin duyduğu gibi kamyoncu lokantaları önemlidir ve en sonunda yükü yıktıkları yerde ücreti peşin olarak alırlar. Bir kamyoncu rotası bu şekilde ilerler. Her zaman bir takım sıkıntılar olabilir. Benim için kamyoncuları da çekici kılan buydu açıkçası. Yollarda karşılaştıkları sorunları hemen orada çözmek ve ilerlemek zorundadırlar. Benim babam kamyoncuydu. Fotoğrafları babamdan duyduğum hikayeler eşliğinde çektim, bu yüzden sizinle bu bilgiyi paylaşmak istedim. Çok teşekkür ederim.


Çok özür diliyorum biraz geç oldu ama proje hakkında çok kısa bir şeyler söylemek istiyorum. Bu proje bir fotoröportajdır. Röportaj notlar eşliğinde sanırım daha anlamlı oluyor. Konu hakkında çok kısa bilgi vermek istiyorum. Bu çalışma amatör rock grupları üzerine yapıldı. Amatör rock grupları ekseninde kısmen rock kültürüyle ilgili bazı bağlantılar kurmaya gayret ediyorum. Aynı zamanda bu çalışma bir nevi amatör rock gruplarının envanterini çıkartmaya yönelik çabadır. Gençlerimizin de bu konuya son yıllarda çok ciddi bir eğilimi var. Ben foto muhabiriyim ve grubun toplu fotoğrafı hariç fotoğraflarımın tamamı an fotoğrafıdır. Olaylara müdahale yoktur, Konserlerde çekilmiştir. Son fotoğraf olarak gördüğünüz yüzü kanlı bir vokalist vardı. Bu fotoğraf ve bir sonraki projemle ilgili üç, dört fotoğrafı buraya koydum. Türkiye'deki black metal kültürü üzerine bir çalışma yapacağım. Çok çok teşekkür ediyorum. Sağolun.



Merhaba, bugünün benim için bir anlamı da oldu. 4'ta mayıs bizim bu mahallede Ege mahallesinde fotoğraf çekmeye karar verdiğimiz gündü. 5 Mayıs Hıdırellez şenliklerinin yapılması için hazırlıklar başlamıştı. Gösterimin bu güne denk gelmesi benim içinde hoş bir sürpriz oldu. Kısa bilgiler vereyim sizlere "Mortakya" burada bulunan bir kiliseden gelen bir isim. Rumlardan kalma bir kilisenin çatısının mor olmasından geliyor. Onlar da bu ismi benimsedikleri için buraya Mortakya adını vermişler. "Roman Kahramanlarımın oluşması ise şöyle: Ege Mahallesi izmir'de Alsancak'da Kahramanlar semtinde bulunan bir mahalle. Dolayısıyla orada yaşayan vatandaşlara Roman dendiği için iki isim örtüşmüş Roman Kahramanları Mortakya böyle doğdu. Burada fotoğraf çekmeye başladığımızda burada yaşayan bir bayan şöyle söylemişti. Yaşadıkları yeri bir akvaryuma benzetmişti ve" biz artık bu akvaryumda yaşamak istemiyoruz, bizi bu akvaryumun içinden kurtarın çektiğiniz fotoğraflar bizim sesimiz olsun" demişti. Başka bir mahalle sakini de şöyle söylemişti; "Romanlara farklı gözle bakılıyor sizinle bizim aramızda bir buzlu cam var bu camı biz kırmak istiyoruz bizimde iyi yanlarımızın görülmesini istiyoruz" demişti. Biz bu fotoğrafları çekerken onlara şunu söyledik" bu mahallenin içerisinde fotoğraf sergisini açmak istiyoruz" demiştik. Yaklaşık altı ay kadar bu mahallede çalıştık bu onlara garip geliyordu o kadar uzun süre bu mahallede kalmamız onlarla birlikte olmamız, sünnet düğünlerini, nişan törenlerini izlememizi garip buluyorlar ve ne yapacaksınız bu fotoğrafları diyorlardı biz bu mahalleni içerisinde yaşadığını hayatı belgeleyen sergiyi açmak istiyoruz demiştik sonunda mahallenin içinde bulunan Roman derneğinin salonunda onların katılımıyla çalgılı çengili bu sergiyi açtık. Sergi daha sonra Çanakkale'ye gitti, Çanakkale'de Fevzi Paşa Mahallesinde yaşayan romanların hemen yanı başındaki eski bir kilisede sergi açıldı. Sulukule ile birlikte kentsel dönüşüm projeleri çok gündemde. Ege Mahallesi de bu kentsel dönüşüm projesi içinde yer alıyor. Bu sergiye Konak Belediyesi büyük destek verdi, önceleri bu mahalle için çürük bir diş bunu çekelim diyorlardı fakat bizim bu çalışmamızdan sonra bu mahalleye belediyenin ve insanların bakışı değişti. Çanakkale sergisinden sonra Fevzi Paşa Mahallesine bakışlar değişti sergi bir anlamda böyle bir misyon üstlendi. Orada yaşayan insanlar kendilerini daha rahat ifade ediyorlar. Örgütlü bir yapıya kavuştular. Dernekken bir federasyon çatısı altında Ege bölgesindeki tüm roman dernekleri birleşti. Büyükşehir belediyesi bu mahalle ile ilgili yıkımı düşünürken şimdi orda yaşayan insanları da bu yapacağı işin içine katarak düşünmeye başladı. Bunlar gerçekten güzel şeyler. Teşekkür ederim .
MORTAKYA ROMAN KAHRAMANLARI
Çingenelerin yaşamında müziğin kendisi yaşamla, kültürle, gelenekle iç içedir.
Yüzyıllar öncesinden kalma gelenekler müzik üzerinden kuşaktan kuşağa aktarılabiliyor. Çünkü müziğin hayata dair olan hemen herşeyi anlatmak gibi bir gücü vardır.
Çingene müziğiyle acıyı, ölümü, mutluluğu üzüntüyü hepsini birden ritmin içinde aktarabilirsiniz.
Bu ritim onların kalplerindeki ruhun müziğe yansımasıdır.




1.BÖLÜM Başlangıç
Sevgi, Can, Emre Bebek
Doğumdan bir ay öncesi, doğum anı ve hemen sonrası…
Doğum projesi, ölüm projesi sürecine rastladı. Yaşam, Alzheimer ve Ölüm çalışmasının son bölümünü tamamlarken çok yakında doğum yapacak bir arkadaşımla karşılaştım. Ona doğum fotoğraflarını çekmek istediğimi sordum ve kabul etti. Ölüm projesiyle birleştireceğimi anlattım, proje onun da ilgisini çekti. Bunu kabul etmesi beni yüreklendirdi ve doğum öncesi, doğum sırası ve sonrasında çekimleri gerçekleştirdim. İstense bu proje yıllara yayılabilir, bebeğin gelişimi izlenebilir ancak benim çalışmam için bu kadarı yeterli oldu. Elbette bebeği çekmeye devam edeceğim ancak, yalnızca ona ve ailesine güzel anılar bırakabilmek için.
2.BÖLÜM
Yaşam, Alzheimer, Ölüm
Henüz yirmi ikisindeydi 1943 yılı 30 Ağustos'unda evlendiğinde. Memur karısıydı ev kadınıydı, yıllar içinde altı çocuk sahibi oldu. Fırsat buldukça evlenme yıldönümlerinde fotoğraf çektirdi. Torunları oldu büyüdü. Evliliğinin elli yedinci yılında eşini kaybetti. Aşk acısını tattı. Alzheimer hastalığına yakalandı eşini kaybettikten sonra. "Alzheimer kendini terk etmektir" diyordu bir araştırma sonucu. O da öyle yaptı.
1943 yılı 30 Ağustos'unda nikahtan 16 Kasım 2005 gününe ölüme giden günlerin fotoğrafları…


Merhaba efendim, hoş geldiniz. Öncelikle izlediğiniz bu fotoğrafların nerelerde çekildiğinden biraz bahsedeyim. Antalya ve Antakya arasında yer alan illegal genelevlerdir buralar. Denetimsiz, devlet tarafından bilinmeyen, belki bilinen ama göz ardı edilen yerler. Kolluk kuvvetlerinin karayolları üzerinde içkili restoran açılabilmesi için koyduğu bir kural var. Bu kural şöyle der;" eğer içkili bir restoran açmak istiyorsanız, yanına pansiyon yapmak zorundasınız"çünkü burada içki içtikten sonra şoföryoluna devam edemez geçip pansiyonda yatsın, bizim kahraman şoförlerimiz bu kurala pek riayet etmedikleri için bir süre sonra yapılan bu pansiyonlar müşterisiz kalıyor ve pansiyon sahibi, lokanta sahibi için ölü bir yatırım haline geliyor, işletmeci ne yapsın bir sürü para harcamış içine yatağını yorganını koymuş, kısa bir süre sonra bu yerlerde kadın satılmaya başlanıyor. Akdeniz bölgesinde bu pazarlamayı yapan Veysel ismindeki insanla tanıştım o dönemde hapishanedeydi, ben de hapishane doktorluğu yapıyordum, ilk önce onun portrelerini çekerek başladım daha sonra da onun referansıyla onun sermayesi olan kadınları, sonra da kendisinin bu kadınları pazarladığı yirmi iki farklı gir-geç pansiyonu fotoğrafladım bu çalışmada seksen kadın model oldu; erkeklerin sayısını hatırlamıyorum, sonuçta böyle bir gösteri çıktı ortaya sabrınız ve İlginiz için teşekkür ederim.
İZLEYİCİ: Öncelikle ben izlediğim süre boyunca rahatsız oldum. Başkaları neler hissetti bilmiyorum ama, fazla estetize ettiğinizi düşünmüyor musunuz?
ERDAL KINACI: Fazla estetize ettiğimi sanmıyorum yani şey yok bu fotoğraflarda çekim öncesi bir kısım fotoğraflarda çekim koşullarının zorluğunu göz önünde bulundurursanız yönlendirmelerim elbette var. Fakat çoğu gözümü vizöre götürmeden yani makine kucağımdayken deklanşöre basarak çektim. Ve hemen hemen hepsi geniş açıyla çekilmiştir. Kompozisyonuna yerleşimine dikkat ederek ince elenip sık dokunarak çekilmiş fotoğraflar değil bunlar, estetizeden kastınızı anlamıyorum, anlayamadım daha doğrusu, mümkün olduğunca olanı göstermeye çalıştım.
Genelevler üzerine ülkemizde yapılmış bir sinema filmi var, fotoğraf anlamında bu denli içerden yapılmış çekimler yok. Dünya fotoğrafında da bildiğim kadarıyla (hocalarım beni affetsin) daha yüzeysel olarak işlenmiş işler var; dolayısıyla bu işin içine girdikten sonra o ortamlar korkunç ortamlar, beylerin bir kısmı biliyordur, fakat hanımların çoğu yabancı bu İşe o mekanlar fotoğraftan görünenden daha farklı değil. Bu fotoğrafları çektiğim biryıl boyunca müşterilerden bir tanesinin intiharına şahit oldum, bir kadının öldürülmesine şahit oldum, oradaki üstü örtülü ceset fotoğrafı çalışan bir kadına ait diğeri de sahiden oranın müşterisi, karakollarda ifade vermek zorunda kaldım. Ben bunları, bunca zorluğu aştım ve muhteşem bir iş yaptım diye söylemiyorum, sadece ortamın zorluğunu anlatmak için söylüyorum. Bunların hiç biri belki şaşırtıcı değil, ben yirmi yıllık hekimim insana ait herhangi bir şey beni şaşırtmaz diye düşünürken fotoğraflarda gördüğünüz seksen altı yaşındaki bir hanımın hala o pansiyonda kerhanede çalıştırıldığını ve üstüne üstlük müşterisi olduğunu görünce gerçekten şaşırdım. Yaşanılan gerçek sizin deyiminizle, benim fotoğraflarımdan daha az estetize değil maalesef.
/Zİ£V/C/:Çalışma olarak seçtiğiniz konu zor bir konu ama seçtiğiniz müzik eril bir müzik, arabesk müziği seçtiniz; üretiminizin son kertesinde eril bir dil üretmiş olmuyor musunuz ? Gerçekten çok fazla estetizasyon var. Yani siz burada hangi özneden yana bir metin ürettiniz? Bunu net olarak kavramak mümkün değil.
ERDAL KINACI: Şimdi ben organizasyonun affına sığınarak kendim de şöyle bir tespit yaptım. Bu gösterilerden önce Berdel'i seyrederken farkına vardım. Keşke dedim içimden arkadaşlarla da paylaştım, bu çekilen fotoğrafların üç ayrı düğüne ait olduğu baştan söylenseydi. Ne kadar çok araba sahnesi var diye düşünürken, sonradan proje sahibi bayan açıklayınca taşlar yerine oturdu. Gösteriden önce size çekim şartlarını açıklama şansım olsaydı, en azından niyetimi açıklama şansım olsaydı keşke. Müzik konusuna gelince aslında yapmak istediğim bu değildi. Yalnız bir söz vermek durumunda kaldım orda bana model olan hanımefendilerden birisinin isteği üzerine "hatasız kul olmaz" parçasını koymak zorunda kaldım. Aslında yapmak istediğim elimdeki fotoğraflarla birlikte elimdeki on saatlik ses kaydından bir miksaj yapıp onunla birlikte, gerçek ortam sesleri ile birlikte sunmaktı ama verdiğim sözü çiğneyemedim, aslında bir parça da Haluk Çobanoğlu'nun arabesk projesi ile de örtüştü keşke bu şekilde olmasaydı diye izlerken düşünmedim değil. Müzik konusunda hak veriyorum size çok daha iyisi yapılabilirdi. Ne anlatmak konusuna girmeyeceğim izninizle o sorunuza cevap vermek istemiyorum, çünkü; çok açık bu tekrardan başka bir şey olmayacak. Böyle bir yaşam var, insanlar bu şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar, bu tür para kazanılan yerler var ben de bunun aktarıcısıyım başka bir şey değil, başka bir amacım da yok oraları yüceltmek ya da kötülemek gibi bir duyguya asla kapılmadım.
İBRAHİM DEMİREL: Bu kadınlar içerisinde özürlü kadın var mı?
ERDAL KINACI: Vardır
İBRAHİM DEMİREL: Peki siz bir hekim olarak bunu etik görüyor musunuz?
ERDAL KINACI: Özürlü kadının çalışması mı yoksa fotoğraflamış olmam mı? Etik açısından bir sakınca görmüyorum hocam. Benim hekim olmam mı sorun yoksa engelli kadın fotoğraflanamaz diye bir şey mi var?
İBRAHİM DEMİREL: Hekim olmanız bir avantaj
ERDAL KINACI: Genelevde avantaj değil hocam
İBRAHİM DEMİREL: Özürlü insanlar var orada ama
ERDAL KINACI: Ama orası benim muayenem değil hocam.
KADIN İZLEYİCİ: Pardon ben farklı bir fikir belirtmek istiyorum, öncelikle bu çalışma beni çok etkiledi ve heyecanlandım sizi ben tebrik ediyorum, bu kadar zor, bu kadar farklı bir gerçeği bu kadar yakından emek vererek çektiğiniz için size çok teşekkür ederim. Ne desem az diğer arkadaşlara katılmıyorum bu konuda sonuçta var olan bir sorun ve bizi acıtıyorsa bu bizim sorunumuz özürlü yaşlı olması incitti bizi bence
ERDAL KINACI: İçimdekilere tercüman oldunuz sağ olun
ERDAL KINACI: Bunu açıkça söyleyebilirsiniz engellilerin sömürülecek yanı kalmayınca şimdi genelev kadınlarını sömürmeye başladım. Şimdi tehlikeli şeyler söylemek istemiyorum. Birbirinin tekrarı olan kareler çekmek istemiyorum. Zorlamada diyebilirsiniz buna kendini farklılaştırma soyutlaştırmada diyebilirsiniz adı her neyse içimden gelen bu Elimden geldiğince dernekte fotoğrafı anlatmaya çalıştığım arkadaşlara da söylüyorum bunu, artık Balat'ta yaşlı dede ve sümüklü çocuk fotoğraflarını çekmek istemiyorum. Onlara da tavsiye etmiyorum. Hocam engelliler projesinde çok ağzım yandığı için genelevde çektiğim yüzü görünen herkesten imzalı izin belgesi aldım yazılı ve imzalı orda çalışanlarda canlarından bezmişler, artık sesimiz duyulsun istiyorlar. Bekleyenlerden özür dileyerek söylemek istiyorum, ülkemizde maalesef çokça eleştirildi fotoğraflar fakat altı farklı ülkede fotoğraf dergilerinde yayınlandı. Bu konuda da yine eleştiri aldım Türkiye'yi yanlış tanıtıyorsun diye. Hatta bir önceki projede vatan hainliği ile suçlandım ama böyle şeyler işte bilmem anlatabiliyor muyum?
DOĞANAY SEVİNDİK: Bir çok fotoğrafı makineyi gözüme götürmeden koltuk altından çektim dediniz. Habersiz mi çekildi?
ERDAL KINACI: Habersiz çekildi tabii. O doğallığı yakalamak için başka çareniz yok hocam siz de fotoğraf çekiyorsunuz makineyi gözünüze götürdüğünüz anda insanlar poz veriyor.
DOĞANAY SEVİNDİK: Yok sizin söyleminize katılmıyorum, etik mi yani habersiz fotoğraf çekmek doğru bir şey mi?
ERDAL KINACI Az önce hepsinden izin aldığımı söyledim hocam, sonra fotoğraflar görüldü bu gösteriyi izlediler ve hepsinden imzalı yazılı izin belgesi var.
DOĞANAYSEVİNDİK: Kadınlardan mı, yoksa erkeklerden mi?
ERDAL KINACI: Erkekler çok fazla memnunlar o fotoğraflarda görülmekten merak etmeyin herkesten izin belgesi alındı.
DOĞANAY SEVİNDİK: Bu gizliliği nasıl sağladınız, siz oradaysanız o insanların fotoğraflarını nasıl çektiniz gizli biçimde?
ERDAL KINACI Hocam bunu isterseniz anlatayım size yani şimdi burada değil de
DOĞANAY SEVİNDİK: Bana değil de çekimi gizli yaptım derken herkes bunu merak etmiştir
ERDAL KINACI: Hayır gizli yaptım derken 16mm geniş açıyla çekilmiş fotoğraflar makineyi saklamış değilim gizli çekim derken yüz yüze konuşurken yaptığı işe devam ediyor, fakat makineyi gözüme götürmeden vizörden çok fazla bakmadan çektim işte.
DOĞANAY SEVİNDİK: Özür dilerim, siz ordasınız iki insan da orda bunun gizlilik yanı neresinde kaldı?
ERDAL KINACI: Hayır gizli derken sadece deklanşöre basma zamanı gizli.
DOĞANAY SEVİNDİK: Yani sizin fotoğraf çektiğinizden haberi yok?
ERDAL KINACI: Hayır oraya fotoğraf çekmeye gittiğimden haberleri var. Günler öncesinden izinler alınıyor. Girmek o kadar kolay değil oralara.



Gülümser İşçelebi Türkiye'nin yakın tarihine damgasını vuran kişilerin cenaze törenlerinde çekilen fotoğraflarını sunuyor, son yolculuk'ta… Bu dizi, Uğur Mumcu,Turgut Özal, AlpaslanTürkeş, Bülent Ecevit ve Erdal İnönü'nün cenaze törenlerinden çekilmiş fotoğraflardan oluşmaktadır.
Bir zamanlar kitleleri peşinden sürükleyen bu insanlar, son yolculuklarında da yalnız değillerdi. Hüzünlü kalabalıkların görüntüleri mitingleri andırıyordu. Bu cenaze törenlerindeki fotoğraflar toplumsal dokumuzun DNA'ları hakkında belge niteliği taşımaktadır


ARABESK
Fransızca kökenli "arabesk" kelimesi, "Musikide Arap stiline benzetilmiş, iç içe geçen nağmelerle yapılmış parça" anlamına geliyor. Ancak bizim için Arabesk bundan çok daha fazlası
1960'lardan bu yana kuşakları etkileyen bir müzik, hatta bir yaşam tarzı…
Günümüzde adı, besteci ve icracıları tarafından bile "fantezi müzik" olarak anılır olsa da, arabesk hâlâ hayatımızda. Kitlelerin sevdiği, seçkinlerin ise kıyasıya eleştirdiği Arabesk yakın tarihimizin ayrılmaz bir parçası. Ne yakın tarihimiz Arabesk'siz düşünülebilir ve anlatılabilir, ne de Arabesk yakın tarihimiz hesaba katılmadan sağlıklı biçimde değerlendirilebilir.
Arabeski anlamaya ve anlatmaya çalışırken, toplumbilimci Adorno'nun, "Her müzik türü, toplumun bütününde var olan çelişkilerin ve gerginliklerin izini taşır" sözü bu fotoğraf projesi için anahtar nitelik taşıyor.
Fotoğrafçı Haluk Çobanoğlu, dokuz yıldır sürdürdüğü fotoğraf projesi Arabesk'te böyle biracıdan bakıp bir coğrafyanın, bir ülkenin sesli ve sansür edilemeyen tarihi mirası olduğunu kabul ediyor; Arabeskin dünyasında yitip gidenin, kalıcı olanın ve değişenin izini sürmeye çalışıyor.
Ünlü bir Arabesk müzik prodüktörü, Türkçe yapılan her müzikte arabesk unsurlar olduğunu söylüyor. Bizim de onsuz yapamadığımız ortada. Her yıl seçkin bir üniversitemizde düzenlenen arabesk konserlerinin başlığı da bu konuyu özetliyor: "itiraf ediyoruz, biz bu şarkıları seviyoruz."




Merhaba, ben bir konuşma yapmayacağım. Ama bir iki şey söyleyeceğim o kadar. Efendim, bu yıl benim 50. sanat yılım. Bugüne dek pek çok sanatsal alanda işler yaptım, yapıyorum, yapacağım. Söz gelimi seramikten kitap kapağına kadar vesaire vesaire, Hepinizin bildiği şeyler. Yalnız yolda gelirken bir arkadaşım "ya siz hala fotoğrafı bırakmamış mıydınız." dedi. Yok bırakmamıştım, hala fotoğraf yapıyorum, ayıptır söylemesi. Bunun yanında öteki yaptığım sanatsal işlerin yanında, fotoğraf da yapıyorum, yapmaktayım. Kendimce bir şeyler yapıyorum. Ama yoğun olarak bu günlerde, fotoğrafın yanında öykü yazıyorum. Bildiğiniz gibi. İkinci öykü kitabımı varlık istedi onlara verdim. Üçüncüsü yolda. Dördüncüsü de geliyor.
İzleyici: Kitaplarınızı her yerde bulmak mümkün olmuyor...
Bence bulamasanız bile sorun, hatta bakkallara falan bile. Vay canına, amma çok satılıyormuş desinler. Büyük kitapçılarda varmış ama Remzi dışındakilerde var mı, sanıyorum. Küçük bir parantez, fena hikayeler değildir. Reklamın kötüsü olmaz. Bugün size ben son çalışmalarımdan bir kaç fotoğraf koydum. Eskiden ne yapıp ne ettiğimi biliyorsunuz. Bunlar en son çalışmalardan, belki bir iki tane karıştıysa, af ola. Yalnızca son çalışmalardan birkaç örnek koydum. Sürç-ü fotoğraf ettiysek af ola. Teşekkür ederim.






Türkiye'de 1980'lerin ikinci yarısından itibaren kendini göstermeye başlayan dönüşüm sürecinin gerekliliği konusunda iki yaklaşım ortaya atılmaktadır. Birincisi kentlerin bazı bölgelerinin çöküntü alanı haline gelmesi ve bu bölgelerdeki sağlıksız çevre ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi gerekliliğidir, ikincisi kentlere büyük sermaye yatırımı ile bir birikim aracı, bir gelişme sektörü olarak bakılmasıdır. İstanbul’da ki Kentsel Dönüşüm Projelerinden biri Küçükçekmece bölgesidir. Bu bölgedeki çalışmayı hızlandıran etken Olimpiyat Köyü ve yakın çevresidir, İstanbul’un Küçükçekmece ilçesine bağlı Ayazma Mahallesi, çoğunluğu ekonomik nedenlerden dolayı Türkiye'nin doğusundan göç edip buraya yerleşen insanların kurduğu bir köy. İlk yerleşim 70lerde olmuş ve göç edenler geride bıraktıkları hayatlarını yeni mahallelerine taşımışlar, tandırda ekmeklerini pişirmişler, hayvanlarını çayırda otlatmışlar, çalı çırpı, tahtayla ısınmışlar, son 5 seneye kadar dere kenarındaki çeşmeden su ihtiyaçlarını gidermişler. Öyle ya da böyle 30 sene burada barınmışlar. Herkesin gecekondu dediği onların evleriydi. Ayazma Mahallesi sakinleri İstanbul'da başlayan kentsel dönüşüm projeleri kapsamında Küçükçekmece'ye bağlı TOKİ konutlarına yerleştiriliyorlar. Bahçe içindeki tek katlı evlerinden 12 katlı binalarda bilmedikleri bir yaşam tarzına geçiyorlar. Şimdiden ödemekte zorluk çektikleri ev taksitine bir de bilmedikleri yaşam tarzı masrafları eklenince işin içinden çıkamıyorlar. Kentsel dönüşüm planları çerçevesine sağlıklı çevre koşulları ile yeni evler sunmanın yanı sıra bu evlerde barınmanın gerektirdiği sosyal ve ekonomik ihtiyaçları da katmalı ve insanların kentli olarak bu şehirde yaşamalarına olanak sağlamalı.




"imgeler başlangıçta orada bulunmayan şeyleri gözde canlandırmak amacıyla yapılmıştı. Zamanla imgenin canlandırdığı şeyden daha kalıcı olduğu anlaşıldı"
John Berger
BAKMANIN VE GÖRÜLENİN İMGELEMİNDE MEHMET ÖZER FOTOĞRAFÇILIĞI
AYDIN ŞİMŞEK
Yaratıcı tüm öznelerde olduğu gibi, genelde sanat, özelde fotoğraf öznelerinin de kimi kez zamana karşıt, kimi kez de zaman için yaratıcılıklarını gerçekçilik üzerinden inşaları, hem etik-estetik, hem de politik-felsefik bir tutumdur. Etik ve estetiktir, çünkü; sanatsal nesnenin yararlılık açısından ortaya çıkar. Sanat bilgisi ve sanat pratiği hem insancıl içeriklidir, hem de salt gerçekliği parçalamaya, bir üst dil ve düşünce biçimi yaratmaya yöneliktir. Politiktir, çünkü; yaratılan şey kendisinden önce yaratılmış olan sanatsal üretimlerin hem zamanını, hem de bilgisini içeriğinde taşır. O an'a ait olanın biricikliği de, mutlak anlamda değişim, dönüşümle ilgilidir. Bu durum düşünce ve estetik evrimini tüm yol haritasıyla dolaylı bir bağlantı kurar. Bu bağ, karşıtların biraradalığına olduğu kadar, çatışıklık ve çelişikliklere de açık ve eylemli vurgudur.
Mehmet Özer fotoğraflarının genel karakterisi, hem bakmanın-görmenin-algılamanın, hem de şok sendromlarının yoğun olarak birarada bulunduğu, somut algıları açımlayan perspektiflerle oluşur. Neredeyse görmenin saf imgesine yönelen Mehmet Özer, diyalektik bir yönsemeyle saflaşmanın, idealize edebilecek metafizik düzlemlerine eylemli bir estetikle müdahale eder. Fotoğraflarındaki algılatma gücü bir yandan görünenle bakanın kurduğu dolaysız ilişkilerle, daha çok ajit-prop bir duyarlılık ortaya çıkarıyor gibi görünse de, o an'ın, imgesi, hemen tüm fotoğraflarında duygusal bir alan da ortaya çıkarır. Bu durum, izleyiciyle fotoğraf arasındaki ilişkiyi yumuşatarak hem toplumsal eleştiriye bir bellek yaratır, hem de birey öznenin vicdanı olur.
Bir başka yaklaşımsa, genede özden yaratılan bir biçimin tüm fotoğraflarda hakim olmasıdır. Bu durum fotoğraflarının biçimsel-görsel mimarisini de politize eden tavır alıştır. Dolayısıyla, sınıflarca politize edilmiş bir dünyanın olağanlığına, yine sınıf bilinciyle ulaşır. Bu, öze aittir ve toplumcu bir tavırdır. Kaldı ki, taraflılığın ön koşulu olan dünyayı yorumlamaktan çok, dünyayı değiştirme isteminde Mehmet Özer fotoğrafçılığı, insanı sadece merkez olarak ele almakla kalmaz; aynı zamanda amaç olarak da ele alır. Mehmet Özer, bakmakla-görülenin-gösterilenin ilişkisinde, insanın ne olduğundan çok, ne olabileceğini göstermenin peşindedir. Bunu yaparken, geleneksel sosyalist sanat anlayışını temel manifestosu olan, gerçekçilik ve sahicilik bileşeninin oluşturduğu özü, sanat nesnesinin yatay ve dikey üslubu olarak belirginleştirir.
Onun yaratıcılığında çok az fotoğraf sanatçısında gördüğümüz önemli bir yol ayrımı da, bakanın, gördüğüyle ve görünenle kurduğu ilişkide görünenin de bakanı yargıladığı bir şok dalgasının amaçlanmasıdır. Bakılanın bakana, eleştirel yaklaşımı, eylemli-eylemsiz tüm maddelerin varlık nedeninin kapitalist bir dünyada nasıl erozyona uğratıldığıyla ilgilidir. Özellikle, işçi portreleri, büyük işçi yürüyüşleri, kitlesel hareketler (grevler, mitingler, parti gösterileri v.b.), Mehmet Özer fotoğraflarının ön panoramasını oluşturuyorsa da, arka panoramada işgücünün maddi sonuçları vardır, insan varlığına egemen olan çok katlı binalar, soluksuz sarmalandığımız otomobiller, teknoloji harikası denilen chipler, ilişkileri sanallaştıran ve durmadan çoğalan bilgisayar ölüleri v.s. v.s. insan emeğinin yabancılaştırılmasının imgesi toplumsal teşhir için, kralın çıplaklığını yüzümüze varmak için ustaca bu fotoğrafların içerisine yerleştirilmiştir. Oradan bakılanın eleştirisi bakana ulaştırılmıştır.
Mehmet Özer'deki somutun öne çıkarılması, onu, kaba gerçeklikle başbaşa bırakır mı/bırakıyor mu sorusu, fotoğrafçılığının en kritik noktasını oluşturuyor. Somut olana somut yaklaşım genelde bir yansıtma kuramı olduğu için böyle bir tehlike Mehmet Özer fotoğrafçılığında hep duyumsanacaktır. Ama o bu kritik noktayı seviyor gözüküyor. Çünkü, sanatı bir amaçtan çok yararlı, insancıl içerikli bir araç olarak tasarlıyor. Daha militan, militarist, daha coşumcu bir araç. Kısaca Mehmet Özer fotoğraflarıyla, bakanda salt bakılanın, bakanla görülenin ilişkisinde bir"görme kılavuzu"olma edimiyle hayatı yorumluyor.


Ben, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinden mezunum. Burada üç günde fotoğraf üzerine yapılan konuşmaları ben dörtyıl boyunca kendi okulumda yaşayamadım. Kendi adıma konuşmalar esnasında öğrendiklerimle, yapmış olduğum bazı hataları gördüm, bundan sonra düzeltmek üzere devam edeceğimi söylemek istiyorum, sabrınız için teşekkür ederim. Son olarak demek isterim ki; Türkiye'de genellikle ağrı kesiciler kullanarak acıyı dindirmeye çalışıyoruz, Haliç ağrı kesici işlevi gördü bir anda çünkü işportayı bir dönem çok arttırdılar, insanlar burada ekmek paralarını kazandılar sonra onları sürdüler ama nerelere ve ben biraz olsun bunları anlatmak istedim. Belki ayakkabı boyayanları çok gördünüz ama o tezgahlar bile o kadar çok değişti ki! O yüzleri bile takip edemedik. Teşekkür ederim.
İsmail Murşil: Ben biraz Mehmet Aslan kopyası yapacağım. Mert arkadaşımıza çok teşekkür ediyorum. Bir tesadüf oldu oğlumun adı da Mert, bu üç günü özellikle son iki gün Oblomovluk günümüz yani tembellik yapma günümüz ama bu tembellik yapma günümüzü bile hep beraber paylaştık, bu nedenle çok anlamlı buluyorum çok teşekkür ediyorum. Üç gündür gerek bildiri sunan, gerekse panelist dostlarımızın altını çizerek belirttiği bir şey vardı belgesel yeniden yükselişe geçti. Dileğim kabuğuna çekilmemesi tekrar. Son olarak da bir düşüm var, onu paylaşmak istiyorum umarım gerçekleşir. Uluslararası sempozyumlarda buluşabilmeyi hayal ediyorum. 8. Sempozyumda tekrar görüşmek üzere. Çok teşekkür ediyorum.



Cumhuriyetin sanayi devrimi Karabük Demir Çelik Fabrikaları ile başlamaktadır. Yıllardan beri üretilen demir çelik de yeni fabrikaların kurulmasına vesile olmuş, Kardemir de fabrikalar yapan fabrika unvanını almıştır. 1937 yılında İsmet Paşa tarafından temelleri atılan tesisler, 1995 yılında özelleştirilmiş, çalışanlara ve Karabük halkına devredilmiştir. Bu gösteri orada yaşanan hayatı anlatır.


Merhaba Arkadaşlar, Öncelikle AFSAD'a organizasyon komitesine beni davet ettikleri için teşekkür ediyorum ve bu sempozyumu örgütleyerek önemli bir iş yaptıklarını düşünüyorum. Biliyorum ki ben gösterimi anlatmaya başladığımda zaman yetmeyecek ve bir tarafını yarım bırakmak zorunda kalacağım bu yüzden sorularınızı yanıtlarken aktarmaya çalışayım. Çünkü her karenin tarihsel bir geçmişi var, bir anısı var gösterinin başlangıcındaki metin yazısı konuşmamı biraz olsun hafifletiyor.
ÖZCAN YURDALAN: Bu sergi nerelerde açıldı? Sanırım hala Imbros'u izliyorsun, adada yaşayan bu vatandaşlarımızın durumu nedir acaba?
MURAT YAYKIN: Şu anda Gökçeada ve Bozcaada adalar sorunu olarak Avrupa Birliği'nin Brüksel Parlamentosu'nda halen gündemdedir. Bu çalışmada benim şansızlığım kitap olarak kötü yayılandı fakat bu kitap Avrupa Birliğinin adalar sorunu ile ilgili Brüksel Komisyon'unun elindedir. Toronto Üniversitesi'nin kitaplığındadır. Dünyada 850'ye yakın İmbros derneği var ve kitabım oralara kadar dağılmış vaziyettedir. Kitaptaki bilgi dört sene öncesine dayanıyor. Orada 230 Rum vatandaşın kaldığı yazılı ve şu anda 200'ün altına düşmüş vaziyette. Bir gelişme söz konusu değil. Bu konuda Türkiye davalıktır. Adanın Rumlara ait tarım arazilerine 1960'da devlet üretme çiftlikleri yapılmak üzere el konuluyor istimlak ediliyor, şimdi davalar sürmekte fakat davalar sürüncemeye bırakıldığı için olumlu bir gelişme söz konusu değil. Süreci takip ediyorum.
GAMZE TOKSOY: Böyle bir konuyu seçerken öncelikli sorunuz ne idi?
MURAT YAYKIN: Adayı gördünüz mü diye size bir soru yönelteyim? Hayır. Adaya gittiğinizde adanın geçmiş tarihini incelediğinizde bildiğiniz bir gerçek karşısında insani değerler açısından kayıtsız kalamazsınız. En azından ben kayıtsız kalamadım.
NİLGÜN YURDALAN: Merhabalar bir fotoğraf için bir soru soracağım. Elinde yemek olan bir kadın fotoğrafı, fakat fotoğraf gözlerin altından kesilmiş bu bir rastlantı mıydı bir tercih miydi çok merek ettim ellerine sağlık.
MURAT YAYKIN: Evet tercihti. Kesinlikle bir tercihti. Çok net bir tercihti o fotoğraf. Orada bir önceki cümlenin kendisinde de vardır. Geleneklerimiz birbirine benzer işte kurban, keşkek pilavı gibi bu bir ritüeldir adada her sene 14 Ağustos'ta yaşanan Meryem Ana'nınÖlümYortusu'dur. Bir ay boyunca tutukları orucun sonunda kurbanlar kesilir ve keşkek pilavları kaynatılır ve halka dağıtılır. Ve sıraya giren herkes yemek alabilir. Fotoğrafta önemli olan objenin kendisiydi.
İSMAİL HAYKIR: Birinci sorum bu konuyu renkli de çalıştınız mı? - Hayır
İSMAİL H/IVK/Rr-Birtercihinizdi demek, ikinci sorum bir karşı soru olabilir, bilmiyorum nasıl yargılarsanız beni;
-Hayır yargılamam;
İSMAİL HAYKIR: Batı Trakya'da bizimde sorunlarımız var. Orda da çalışma yapmayı düşünüyor musunuz?
-Bu soruyla çok karşılaşıyorum. Bu sorunun bendeki cevabı çok net ve hazırdır. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi insana yapılırsa yapılsın, kime yapılırsa yapılsın zulmün memleketi yoktur. O yüzden de önce kendi bahçemizin önünü temizlememiz gerekiyor diye düşünüyorum.
MURAT YAYKIN: Bana göre sosyal belgeselci sorunun bir parçası olmak zorundadır. Yani fotoğrafı çeker ve sunmakla yetinmez. Ben böyle tanımlıyorum sosyal belgeselciyi. Hangi konuyu çalışırsanız çalışın sorunun bir parçası olmak zorundasınız. Fotoğrafı çekersiniz, sergilersiniz ve kitabını da basarsınız; bu sadece kendinizi ön plana çıkarmaktır. Sorunun kendisiyle içi içe olmak zorundasınız diye düşünüyorum ve süreci birlikte yaşamak zorundasınız diye düşünüyorum. Ne çalışırsanız çalışın eğer çalıştığınız sosyal bir sorun ise sorunun ve sürecin bir parçası olmak zorundasınız. Bu çalışmanın misyonu insancıl değerlerin ön plana çıkartılmasıdır. Bu çalışmanın anlattığı hikayenin insanlığın başına bir daha gelmemesi için sunulan bir durumdur. Ben Türkiye üzerinden de konuşmuyorum dünyanın her tarafında var bu zulüm sistemin ve tamamen dünya düzenin sebebidir bu. Ama kendi topraklarımda yaşayan bir sorundur ve az önce kendi bahçemizin önünü süpürmekten bahsetmiştim. Ben dört yıl boyunca adaya gittim, siz gittiğiniz beş gün üzerinden değerlendiriyorsunuz. Siz de bir anti gösteriyi yapabilirsiniz neden yaptınız demem elinize sağlık derim, buyurun siz de belgelerinizi çıkarın.
MUSTAFA BAKI: Çalışma boyunca bir tehdit aldınız mı?
MURAT YAYKIN: Evet yaşadım, halen daha yaşamaktayım. Dört yıl boyunca elbette takip edildiğim oldu, kameralarla tespit edildim, zaten Gökçeada Belediyesi o tarihlerde MHP'li idi ve bunu da kendisine vazife edinmişti, kitabımı adadan toplattırdı. Yasal herhangi bir dava açılmadı ama tehditler aldım. Fotoğraf çevrelerinden de tehditler aldım. Kitabın üç bin civarında basıldığını biliyorum. Genelde iyi tepkiler aldım, bir iki kanalda anlatım da bu süreçleri. Sağ basında bir gazete üç gün hedef göstererek yazı dizisi yaptı hakkımda.
Sorularınız bittiyse sözlerimi bağlamak istiyorum, sanırım 4,5 yıl önce kaybettiğimiz, Selçuk'un Şirince köyü doğumlu Dido Sotiriyu'nun "Benden Selam Söyle Anadolu'ya"adlı kitabından kısa bir bölüm aktaracağım"… benden selam söyle Anadolu'ya Kör Memed'in damadı, toprağını kana buladık diye bize garezlenmesin , kardeşi kardeşe kırdıranların Allah bin belasını versin."
İMBROS
Köklerinden koparılmış bir topluluk için, ortak bir belleğin önemi açıkça ortadadır. Yaşamlarını yeniden kurabilmeleri için bellek, geçmişle kritik bir bağlantı, kültürel olarak varlığını sürdürebilmenin bir yolu, onsuz kimliklerinin kaybolacağı bir birikim haline gelir*
Lozan Antlaşması'na göre Batı Trakya'da yaşayan Türk nüfus ile istanbul'da yaşayan Rumlar mübadele dışı tutulmuştu. Gökçeada (İmbros) ve Bozcaada'ya (Thenedos) özel statü tanınmıştı. Ancak uygulanan kötü politikalar yüzünden bu adalardan da Rumlar göçe zorlandı. 1923 yılında İmbros, Türkiye'ye bağlandığında adada 8500 Hıristiyan, yaşarken bugün yerleşik olarak yaşayan 230 Rum'un yaş ortalaması yetmişin üstündedir.
Adanın ismi 29 Temmuz 1979'da çıkartılan bir kararname ile Gökçeada olarak değiştirildi.
Gökçeada'da merkez ilçe (Panayia), Tepeköy (Agridya), Zeytinliköy (Aya Todori), Bademliköy (Gliki), Dereköy (Sinudi), Kaleköy (Kastro) ve Yeni Mahalle (Evlampio) olmak üzere yedi köy bulunuyor. Tepeköy, Zeytinliköy, Bademliköy ve Dereköy'de halen Rum'lar yaşıyor. Kaleköy'e ise Türkler yerleşmiş. Dereköy otuz yıl öncesine kadar bin haneli ve ikibinin üstündeki nüfusu ile Türkiye'nin en kalabalık köyü idi. Şimdi kırk kadar yaşlı Rum'un yaşadığı bir harabe köy. 1960 yılında bin beş yüz kişinin yaşadığı Tepeköy'de bugün yalnızca kırk Rum kalmış.
Imbros'daki okullarda 1964'de kadar yarım gün Türkçe, yarım gün Rumca eğitim veriliyordu. Bu tarihten sonra Rumca eğitim yasaklandı. Yine 1964'de adanın Rumlara ait tarım arazilerine, devlet üretme çiftlikleri kurulmak üzere istimlak edildi. Rum nüfusun belli başlı geçim kaynaklarından hayvancılığa da konan yasaklarla darbe vuruldu. 1965'de adada cezaevi kuruldu. Mahkumların, adanın her tarafında serbestçe gezebildiğini ve talan, hırsızlık olaylarının başladığını söylüyorlar. "Kapımıza kilit bile asmadan çıkardık evden" diye, anlatıyorlar o yılları.
Ada 1970 yılında askeri bölge ilan edildi. Yabancı pasaportlular ancak valilik izniyle adaya girebiliyorlardı. Bu uygulama çok sonraları kaldırıldı. 2001 yılına gelindiğinde ise artık adada yerleşik olarak yaşayan 230 Rum vatandaşımız bulunuyordu. Bu Rumların yaş ortalaması yetmişin üzerindedir.

Merhabalar, birazdan izleyeceğiniz fotoğraflar iki buçuk gündür izlediğiniz fotoğraflardan farklı, kimisi flu, kimisi çerçeveyi kötü kullanmış yani kötü fotoğraflar. Kötü fotoğraf izlemek istemeyenler için önceden söyleyeyim dedim. Neden çektik biz bu fotoğrafları, güçlü fotoğraflar olmayacağını bile bile; çünkü birincisi kendi yapıp ettiklerimizi kendimiz fotoğraf! a m ayı öğrendiğimizi göstermek için, bir diğeri ise muhalif mantık içerisinde kadınların yaptıkları içgüdüsel olarak unutulmaya hazır olduğu için, yani unutturmamak için bir de erkek egemen alan olan fotoğrafta feminist dil arayışlarını çoğaltmak için. Bütün bunların ne kadarını yaptık, çok azını yaptık ama yapmaya başladık. Novamed Antalya'da böbrek seti üreten bir fabrikada 8 i kadın ve 2 erkekten oluşan ve 14 ay süren sendikalaşma mücadelesinin bir bölümünü anlatan fotoğraflardır ve ne kadar gördüğümüzü, ne kadar anladığımızı göstereceklerdir size yani çok az şey gösterecektir sonuç olarak Türkiye'nin çeşitli kentlerinde kurulan kadın platfomları ve işçi kadınların dayanışmasıyla ondört ayın sonunda Novamed' de sendika işverene kabul ettirildi. Grev süresince çalışan kadınların bedenlerine yönelik bir dizi kötü koşul ortadan kalktı. Bu gösteri esas olarak bir sergi olarak hazırlandı. Fotokopiyle çoğaltıldı ve kartonda hiç de fena durmadı ama yanı sıra işçi kadınların yaptığı röportajlardan oluşan bir paket bu, Türkiye de pek çok kent ve kasabayı gezdi yollarda kırılan ya da bozulan fotoğraflar, oralarda fotokopi olanaklarıyla yeniden çoğaltıldı, yeniden sergilendi ve hala gezmeye devam ediyor. Artık nerde olduğunu biz de bilmiyoruz. Sergi gittiği şehir ve kasabalarda kadın grupları tarafından sergilendi, beraberinde tartışmalar yapıldı ve çoğu zaman gittiği şehir ve kasabalarda kadınların kendi sözleriyle yeniden sunuldu. Teşekkürler.
Novamed Grevi ve Kadın Dayanışması
Antalya Serbest Bölge' de bulunan çok uluslu Fresenius Medikal Care'e bağlı Novamed fabrikasında ücretler düşük, çalışma koşulları zordu. 330 işçinin 315' i kadındı, işçi kadınlar ayrıca kadın oldukları için de çeşitli baskılara maruz kalıyorlardı; evlenmek için izin almaları gerekiyordu. Hamile kalmak yönetimin belirlediği zamanlarda olmak zorundaydı. Hakaret, işten çıkarma, en ağır koşullarda istihdam etme yaşanan sıkıntılardan bazıları. Günlük çalışma sırasında işçilere 15 dakikalık tek bir mola ve 25 dakikalık yemek arası veriliyordu. İşyerinde yemek servisi yoktu, çalışma saatlerinde işçilerin birbiriyle konuşması yasaktı. Servis araçlarının sayısı yetersiz, molada bile sigara içmek yasaktı, işçi kadınlar yoğun emek ve beden sömürüsüne karşı 26 Eylül 2006'da Petrol-iş Sendikası'nda örgütlendi. İşçiler sendikalaşma ve toplu sözleşme sürecinde çeşitli baskılara, işten atılma ve fabrikayı başka bir ülkeye taşıma tehdidine maruz kaldı.Toplu iş sözleşmelerinde yönetimle anlaşma sağlanamadı. Sendikanın tanınması için, 81 işçi kadının 26 Eylül 2006 da başlattıkları grev 448 gün boyunca gece gündüz, sıcak soğuk demeden sürdü.
Grev yapılan anlaşma üzerine imzalanan toplu iş sözleşmesi ile sona erdi. Grevdeki işçiler 2 Ocak 2008 tarihinde sendikalı olarak işbaşı yaptı.
Grevin birinci yılında pek çok ilde Novamed Greviyle Dayanışma Kadın Platformu oluşturuldu. Kadın Platformları, grevci kadınlarla dayanışmak için çeşitli eylemler yaparak grevi gündeme taşıdı. Bu gösteri ise grevdeki işçi kadınların kapitalizme ve erkek egemenliğine karşı direnişinin ve bu direnişin kadın dayanışması ile güçlendirilmesinin fotoğraflara yansıyan kısmı...
Fotoğraflar: Ayşe Baziki, Ebru Ağaoğlu, Eylem Lodos, Melek Özman, Nilgün Yurdalan,


Kimse sayılarını ne kadar olduğunu tam olarak bilmiyorlar. Kimisi can güvenliği kalmadığından, kimisi hayal edebileceği bir geleceği bulunmadığından doğdukları toprakları terk ediyor. Tek amaçları Avrupa ülkelerinden birine kaçıp, hiç tanımadıkları yeni bir dünyada yeni hayaller kurmak.Yollarının üzerindeki en çetrefilli engellerden biri de Türkiye. Türkiye'nin uluslararası anlaşmalara koyduğu çekince maddeleri nedeniyle bu durakta yerleşmek yasak. Çalışmak yasa dışı. Yolculuğun kalan kısmını tamamlayabilecek parayı biriktirmeleri hem şans hem de çok çalışma gerektiriyor. Bazen 30-40 kişinin paylaştığı evlerde yer yokluğundan nöbetleşe uyuyarak, kimsenin yapmak istemediği işleri yok pahasına yaparak yaşamaya çalışıyorlar. Kimisi bunu başarıp Avrupa ülkelerinden birine geçiyor. Kimisinin hayalleri bindikleri kaçak teknesiyle Ege sularına gömülüyor. Kimisi de yıllarca Türkiye'de takılıp kalıyor. Bu süreçte hastalıktan, bakımsızlıktan, hatta Festus OK örneğinde olduğu gibi polis kurşunuyla hayatlarını kaybedebiliyorlar. Medya nedeniyle üzerlerine haksız yere yapıştırılan "potansiyel suçlu" imajı yüzünden ne halk ne de kolluk kuvvetlerinden anlayış görebiliyorlar. Afrikalı göçmenlerin dramı, Avrupa Birliği üyeliği hayali kuran Türkiye'nin insan hakları karnesinde kara bir leke olarak yer almaya devam ediyor.


Hepinizi saygı ile selamlıyorum, fazla konuşmayacağım yalızca birkaç şey söylemek istiyorum. Fotoğraf yolculuğumda 60 yılı doldurdum, köprülerin altından çok sular geçti, şimdi nerden başlasam neyi anlatsam işin içinden çıkamayacağım. Fotoğrafa resim tahsili yapmak için girdiğim okulda öğrencilik yıllarımda başladım. Okulumda fotoğraf derslerinin de olması beni mutlu etti. Çünkü fotoğrafa karşı daha önceden bir sempatim vardı. Resim yaparken fotoğrafı seçtim. Fotoğrafla da sanat yapılır inancıyla fotoğraf çektim ve fotoğraflarıma hep bu gözle baktım. Türkiye'yi çektim. Bizim fotoğrafa başladığımız yıllarda kim vardı, şimdi burada Ozan var, onun dışında benim kuşağımdan sonra başlayanlardan Tansu Bey var, İbrahim bizden sonradır 70 yıllardan sonra yani bir elin parmakları kadardık biz. Burada rahmetli Sami Güner'i de anmak istiyorum, bizden daha büyüktü bizim ağabeyimizdi, bizim kuşağımızın fotoğrafçısıydı. Türkiye'nin fotoğrafa ihtiyacı vardı ve biz Türkiye'yi çektik. Türkiye'nin kültürel güzelliklerini, doğal güzelliklerini çekmek sanki bizim görevimiz oldu. Emin olun ki Türkiye bu fotoğraflarla tanındı. Şehirde oturan insanlarımız Türkiye'yi tanımıyordu. Turizm hareketi diye bir hareket yoktu. Bugünkü Bodrum, Marmaris'e gitmek bile bir mesele idi çünkü yolları yoktu. Kıyılara ve bu yörelere çok zorluklarla gidilirdi. Nemrut dağına çıkmak için yol yoktu. Ben Nemrut'a katırlarla gittim, işte böyle bir yerden geldik. Fotoğrafa bakış açım sanatsaldır, estetiktir, fotoğrafla da sanat yapılır düşüncesindeyim. Fotoğrafın bir çok aşamasından geçtim. Siyah-beyaz karanlık oda daha sonra renkliye başladıktan sonra evde de renkli yapılır mı diye bir odayı karanlık oda yaptım, derken daha sonra filmleri yıkayacak yer bulamadım ve bu dürtü ile emekli olunca bir laboratuar kurdum. Türkiye'de bu iş yeni başlamıştı, Ankara'da sadece Refo yapıyordu. Ondan sonra da FırfatColor devreye girmişti. Fotoğraf çekimi sonrası hizmetler de önemlidir. 1970'lerden önce renkli film bulmak çekmek yıkatmak büyük bir sorundu. Dia çekiyorduk ve dia banyosu bir sorundu, diaların da yıkanmasını öğrendik, fakat baskı işleminde çok büyük sorun yaşıyorduk. Bu olanağa Türkiye Avrupa'dan 20 yıl sonra kavuştu diyebilirim. Ben hala fotoğraf çekmeye devam ediyorum. Uzun yıllardan beri gitmek istediğim ve çok merak ettiğim Uzakdoğu'yu görmek bu yıl kısmet oldu. Filipinler, Kamboçya ve Myanmar'a üç arkadaşımla bir gezi yaptım. Bu gezilerde çektiğim son fotoğraflarımdan Myanmar'ı seçtim birazdan göreceksiniz. Fotoğraflar konuşsun diyorum, hepinize teşekkür ediyorum.
tanık olduk. Çok çeşitli görüşler dile getirildi. Ben fotoğrafta 50. yılını biraz aşmış bir ağabeyiniz olarak fotoğrafın birçok değişimine tanık oldum. Yani ben fotoğrafa başladığım zaman film vardı ama hala cam üzerine fotoğraf çekiliyordu, derken, işte siyah beyazdan renkliye geçiş ama en büyük değişiklik 21.yy'ın başlangıcıyla hepimizin yaşadığı dijital devrim oldu. Bu gerçekten çok büyük bir devrim oldu.
Temelde olan değişiklik arkadaşlar dijital devrimle olan değişiklik, fotoğraf kimyadan uzaklaştı. Kimyayla ilişkisini büyük ölçüde yitirdi. Tamamen fiziksel bir yapı kazandı. Ve hızı ve kolay ulaşılabilirliği, pek çok ürün vermesi tüm bunlar fiziksel yapısından ileri geliyor. Bu fotoğrafın çok çekilmesi olayı, yaygınlaşması olayı bize bunun etkisinin azaldığı hakkında birtakım kaygılar uyandırıyor. Bu doğru hakikaten psikolojide de bir kural vardır; tekar-ı şiddet arttıkça tesir-i şiddet azalır. Yani etkinin sayısı arttıkça şiddetin etkisi azalır şeklinde yorumlayabiliriz. Bu durumda fotoğrafın toplumdaki saygınlığını koruyabilmesi, onun kalitesinin yükseltilmesiyle mümkün olabilir. Fotoğrafın sanat yönünün hala tartışılıyor olması burada bana birazcık garip geldi. Sanatın diğer alanlarına bakalım; nasıl yapılan her resim, her yontu sanat değilse ki çekilen her fotoğraf da sanat değil. Bunun tersi de doğru, eğer bu ürünü meydana getiren kendinden bir şeyler katmış ve bunu toplumla bütünleşik olarak bir yapıya, bütünlüğe, niteliğe getirmişse tabii ki o da sanat olacaktır. Hangi malzeme kullanılırsa kullanılsın, yani ister dijital fotoğraf, ister klasik fotoğraf fotoğrafın kullanıldığı ana malzeme ışıktır. Ve arkadaşlar ışık aydınlatır. Evet sözlerimi burada bitiriyorum. Yalnız kürsüden ayrılmadan önce özellikle fotoğraf yayınlarının tarihiyle ilgilenen arkadaşlar için bir hatırlatma yapmak istiyorum.
Yapılan konuşmalarda belgesel fotoğrafın özellikle Hayat dergisiyle yaşam bulduğu ve onun döneminde geliştiği bu doğru ama Hayat dergisinden önce 2.dünya savaşı sırasında, o savaşın sonlarında Türkiye'de bir dergi çıktı. Onun adı Cephe Dergisiydi. Cephe dergisi gerek müttefiklerin, gerek Alman fotoğrafçılarının çektiği fotoğrafların yayınlandığı bir dergiydi. Yani bizim fotoğrafçıların katkısı yoktu ama belgesel fotoğraf adına, savaş fotoğrafları adına Türkiye'de 2. Dünya Savaşı sırasında yayınlanmış olan bir dergi bilgi olarak sunuyorum. Teşekkür ederim.
SUNUCU- Sayın Tansu Gürpınar'a teşekkür belgesi ve plaketini sunmak üzere öğrencisi sayın Özcan Yurdalan'ı davet ediyorum.
ÖZCAN YURDALAN- Müsaadenizle söyleyeyim. Benim için çok özel bir an. Beş sene önce tekrar benzerini yaşamıştım ama 30.yılda çok daha anlamlı.
Biliyorsunuz iki kurumun birleşmesiyle gerçekleşti AFSAD'ın kuruluşu. Bir tanesi Çankaya Fotoğraf Grubuydu, diğeri ise Çağdaş Sahne'deki Fotoğraf Grubuydu. Kuşkusuz bu grubun etrafında bağımsız katılan arkadaşlarımız da vardı. Merter Oral ile ben, 75- 76 döneminde fotoğrafı Tansu Hocamdan öğrendik. Umarım bu güne kadar hocamızı mahcup etmemişizdir. Hem Merter hem ben. Çok teşekkürler.


Çok teşekkür ederim hepinize. Az önce izlediğiniz gösteri "Berdel" konusunu çalışmaya başladığımda çok fazla bilinmiyordu. Bu gösteride üç berdel düğünü izlediniz. Gösteri berdel düğünleri ve iki üç yıl sonrası fotoğraflardan oluşuyor. Berdel benim için çok uzun soluklu bir çalışma belki de hala devam edeceğim bir çalışma çünkü 99 yılının başlarında düğününü çektiğim aile damatlardan birini trafik kazasında kaybetti. Sonrasında bu evlilik töresinin bağlı olduğu başka töreler var, damadın erkek kardeşi ile evlenmesi söz konusu oldu ve onunla beraber yeniden devam etti berdel töresi. Yani bu töre ömür boyu devam eden bir töre. Bu yüzden bitmesi kolay değil. Çok ağır bir töre iki evlilik de birbirine bağlı. Biri boşandığında diğeri de boşanmak zorunda ve bu töre tüm ağırlığıyla yaşanan bir töre. Bu törenin kökenleri oldukça eskiye dayanıyor. Şu anda doğu ve
güney Anadolu bölgesinde uygulanıyor olmasına rağmen Anadolu'da da değişim yapma biçiminde çok eskiden beri uygulanıyordu. Bunun batıda da örnekleri var. Kökenine baktığınızda da uygulandığı bölgelerdeki üretim ve paylaşım ilişkilerinin organizasyonu akrabalık ve aşiret örgütlenmesinin temelini oluşturuyor. Bu çalışmayı uzun soluklu bir çalışma olarak düşündüm ve çalışmamın devam ettiğini söyleyebilirim.
Çalışmayı hangi bölgelerde yaptınız?
Bu çalışmayı farklı yerlerde çektim. Urfa, Diyarbakır ve Ceylanpınar'da izlediğiniz üç berdel düğününü çalıştım. Bu törenin çok çeşitli biçimleri var aslında tüm sınır boyunca yaptığım bir çalışma sadece birkaç yerde değil örneğin Nusaybin, Mardin ve Hakkari bölgesinde çalıştım, orada "burkani" diyorlar.
Özcan Yurdalan: Senin de anlattığın gibi bu gelenek kadının daha fazla aşağılandığı ve eziyet çektiği bir ilişki biçimi. Senin bu röportajında çok net olarak hikayenin kadınlar üzerinden anlatıldığını görüyoruz. Orada erkekler çok daha haber fotoğrafı için cazip gelebilecek görüntüler yaratıyor olsa da sen daha çok kadın ve küçük kızlar üzerinden hikayeyi anlatmışsın. Acaba bu senin bir kadın fotoğrafçı olmandan ötürü mü ve fotoğrafta kadınca bir bakış söz konusu mu? Böyle bir şey midir röportajcılık belgeselcilik? Bir anlamda kaderin ya da hayatının bir bölümünü aklının hislerinin bir parçasını o insanlarla birlikte kılmak mıdır? Çünkü sen hala izliyorsun. Acaba bir röportajı gerçekleştirmek için yeterince ve derinlemesine bilgi sahibi olmak ve bir anlamda onlara karşı bir sorumluluk duymak mı gerekir?
Şebnem Eraş: Elbette aradığınız gerçekse ya da gerçeği görmek istiyorsanız konuyla yakınlaşmanız gerekiyor. Zaten fotoğraflarınızdan konunu ne kadar derinlemesine ya da yüzeysel incelendiği anlaşılır. Hangi konu olursa olsun eğer gerçekten zaman ayırmıyorsanız ortaya düzgün bir şey çıkmaz. Ben de öyle bir konu seçmişi ki berdel tüm ömür boyu devam ediyor, ben de ömür boyu nerdeyse berdele berdel oldum gibi. Sizlerin de gördüğünüz gibi çalışmanın ön planında kadınlar var çünkü değiştirilen kadınlar. Konunun öznesi onlar olduğu için bu özellikle seçilmiştir, tercih edilmiştir. Bu konuyu kadın olmamdan dolayı seçmedim, bir erkek fotoğrafçı da bu konuyu çekseydi öznesini odak noktası haline getirmesi gerekirdi. Fakat konunun çeşitli kurguları var, benim berdelle ilgili yaptığım birkaç kurgu daha var. Özellikle berdelden sonrası ile ilgili ve ayrı gösteri ile sunulabilir. Orada sorun sadece kadın sorunu değil sadece ve konuya bakarken sadece kadın sorunu olarak bakmadım özne elbet de kadın. Ağabeyinin hanımıyla evlendirilmek istenen yirmi yaşında bir genç de aslında ciddi bir sıkıntı içerisinde ağır bir öfke içerisinde ve bunu kesinlikle dışa vuramıyor. Konunun bu boyutları da var. Bunları görmemek mümkün değil. Kadın fotoğrafçı olmakla ilgili şunu söyleyebilirim. Fotoğraf her halükarda sübjektiftir. Her kim ne görüyorsa aslında onu çeker. Benim bütün fotoğraf serüvenim boyunca vardığım sonuç bu oldu. Kadın olarak da neyi görüyorsam onu çekerim böyle bir etkisi vardır ve bir fark olduğunu söyleyebilirim.
Çok teşekkür ederim.

Description for this block. Use this space for describing your block. Any text will do. Description for this block. You can use this space for describing your block.


