
Sanatçı, Akademisyen / Artist, Academician
TÜRKİYE
muratgermen@gmail.com
(Fotoğraf / Photo by: Oktay Ünalan)
Murat Germen fotoğrafı bir ifade / araştırma aracı olarak kullanan, İstanbul’da yaşayan ve çalışan, 1965 doğumlu bir sanatçı, eğitimci ve arşivci. Fulbright burslusu olarak gittiği Massachusetts Institute of Technology’den (MIT) mimarlık yüksek lisans derecesini Amerikan Mimarlar Birliği (AIA) Altın Madalyası ile aldı. Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde fotoğraf, sanat ve yeni medya dersleri vermekte. Fotoğraf, mimarlık, planlama, yeni medya ve sanat konularında birçok basılı / çevrimiçi yayını olan Germen, uluslararası platformda onlarca konferansa davet aldı. Skira (İtalya) ve MASA’dan (Türkiye) olmak üzere iki adet monografik kitabı yayımlandı. Yurtdışı ve yurtiçinde yüzün üzerinde kişisel / karma sergiye katkıda bulundu. Sanatçının farklı eserlerine ait çok sayıda edisyon, yurtiçi / yurtdışındaki kişisel ve kurumsal koleksiyonlara dahil edildi.
Deprem öncesi ve sonrası kentsel dönüşüm çok ağır yaralar vererek, dokunduğu yerleri dümdüz ederek ve farklı yerlere aynı formülü uygulayacak vizyonsuzlukla ilerlemekte. Bu tahrip gücü yüksek faaliyet, maddi ve manevi miras sınıfına giren bir çok bileşenin yok olmasına yol açmakta. Bu bağlamda, suç olarak nitelendirilebilecek bazı hamlelerin gerçekleştiği olay yerlerinin incelenmesi, delil toplanması şimdiki ve gelecek nesillere aktarım adına önemli, kaçınılmaz, elzem bir eylem olarak karşımıza çıkıyor.
Murat Germen, sunumunda, Türkiye’nin çokkültürlülüğün en değerli yerleşimlerinden biri olan Antakya özelinde, ne gibi bir profesyonel, teknik ve teknolojik belgeleme eylemi yürüttüğünü, 2 sene boyunca çeşitli ziyaretlerde ürettiği fotoğraflar eşliğinde, irdeliyor olacak.
Deprem, Antakya, Kentsel Dönüşüm, Belgeleme, Fotoğraf.
Before and after the earthquake, urban transformation has been progressing with very heavy wounds, flattening the places it touches and lacking the vision to apply the same formula to different places. This highly destructive activity leads to the destruction of many components classified as tangible and intangible heritage. In this context, examining the crime scenes where some criminal acts took place and collecting evidence is an important, inevitable and essential action in the name of transmission to current and future generations.
In his presentation, Murat Germen will be discussing the professional, technical and technological documentation he has carried out in Antakya, one of the most valuable multicultural settlements in Turkey, with the photographs he has produced in various visits for 2 years.
Earthquake, Antakya, Urban Transformation, Documentation, Photography.

Fotoğraf sanatçısı, Akademisyen / Photographer, Academician
TÜRKİYE
Dr., Öğretim Üyesi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi;
nadirbucan@gmail.com
Nadir Bucan, 1978 yılında Rize’de doğdu. 2002 Yılında, Ankara Üniversitesi, İletişim Fakültesi'nden mezun oldu. 2018 Yılında, Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İletişim Bilimleri Anabilim Dalı'nda doktora eğitimini tamamladı.
“Post Belgesel Fotoğraf: Belgesel Fotoğrafın Değişen Sınırları” adlı kitabı 2020 yılında Espas Yayınları tarafından yayımlandı.
Bucan, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmakta, fotoğrafçılık ve sinema dersleri vermektedir.
Fotoğraf ve gerçeklik ilişkisine dair ilk düşünceler Joseph Niépce'in 1826 yılında ilk görüntüyü duyarkat üzerine sabitlemesiyle başlar. Fotoğrafik temsili gerçeğin aynası olarak gören erken dönem fotoğraf eleştirisi, insan elinin ya da ressamın fırçasının aradan çekildiğine, doğanın mekanik bir aygıt tarafından “olduğu gibi” yansıtıldığına inanıyordu. "Doğanın kalemi" ve "ışığın yazısı" gibi metaforlarla inşa edilen gerçekçi söylem, fotoğrafik sürecin otomatikliğine ve kendiliğindenliğine vurgu yaparak, insan öznesinin yokluğuna ve dolayısıyla nesnel bir temsil düşüncesine gönderme yapmaktadır.
Fotoğrafa gerçekçi bir medyum karakterini kazandıran ise onun belirtisellik niteliğidir. Işığın negatif şerit üzerinde bıraktığı izler bir nesnenin ya da varlığın kanıtı olarak görülmüştür. Diğer bir deyişle, etkisini 20. yüzyılın son çeyreğine kadar sürdürülen gerçekçi teoriler, imgenin fiziksel bir materyale yani negatif şeride sahip olmasında temellenmiştir. Fakat, postmodern teorinin de vurguladığı gibi, “ışığan yazısı” ya da “doğanın kalemi” olarak nitelendirilen fotoğrafik imge, gerçekte ışığın yazısı ya da doğanın kalemi olmaktan çok, yazarın/öznenin yazısı ya da kalemi olagelmiştir. Diğer bir deyişle, mekanik bir aygıt tarafından üretilse de bu imgeler nesnel değil, keyfi ve öznel bir seçimin sonucudur. Görüntünün analojik olmasından temellenen belirtisellik, fiziksellik ve iz gibi nosyonların fotoğrafik doğruluk ve gerçekçilik için yeterli ölçütler olmaması, analog ve sayısal imgeye atfedilen geleneksel algıyı geçersiz kılmaktadır. Dolayısıyla, analog ya da sayısal olsun, fotoğraf, doğal bir dilden ziyade yapılandırılmış ve öznel bir dildir. Sayısal görsel üretim çağı, görüntü ve gerçeklik ilişkisi açısından yeni bir gelişmeye işaret etmemektedir.
Sayısallaşmanın bir uzantısı olan ve tarihsel dönüm noktası olarak nitelendirilen Yapay Zekâ teknolojisi ise, geleneksel fotoğrafik yöntemlerle anlatılamayacak hikâyelerin betimlenmesinde, bizlere önemli fırsatlar sunmaktadır. Yapay Zekâ, sanatsal dışavurumlara imkân sağlamakta, özellikle de kavramsal sanatçılar ve görsel hikâye anlatıcıları için, yeni bir metodoloji sunmaktadır. Yapay Zekâ görsel hikâye anlatıcılığı, geleneksel yöntemlerle fotoğraflanamayacak, erişim imkânının bulunmadığı, gözlemlenemeyecek konuların betimlenmesinde etkili olma potansiyeline sahiptir.
Yapay Zekâ, Fotoğrafik Temsil, Postmodern Teori.
The first thoughts on the relationship between photography and reality begin with Joseph Niépce's fixation of the first image on emulsion in 1826. The early criticism of photography, which saw photographic representation as a mirror of reality, believed that the human hand or the painter's brush had been removed, that nature was reflected “as it is” by a mechanical device. Constructed with metaphors such as “the pencil of nature” and “the writing of light”, the realist discourse emphasizes the automaticity and spontaneity of the photographic process, referring to the absence of the human subject and thus to the idea of an objective representation.
What gives photography the character of a realistic medium is its indicative quality. The traces left by light on the negative strip were seen as evidence of an object or entity. In other words, realist theories, which continued their influence until the last quarter of the 20th century, were based on the fact that the image has a physical material, namely the negative strip. However, as postmodern theory emphasizes, the photographic image, which is described as “the writing of light” or “the pencil of nature”, has in reality been the writing or pencil of the author/subject rather than the writing of light or the pencil of nature. In other words, although produced by a mechanical device, these images are not objective, but the result of an arbitrary and subjective choice. The fact that notions such as signification, physicality and trace, which are based on the analogical nature of the image, are not sufficient criteria for photographic accuracy and realism invalidates the traditional perception attributed to the analog and digital image. Thus, whether analog or digital, photography is a constructed and subjective language rather than a natural one. The era of digital visual production does not mark a new development in terms of the relationship between image and reality.
Artificial Intelligence technology, an extension of digitization and a historical turning point, offers us an important opportunity to depict stories that cannot be told through traditional photographic methods. Artificial Intelligence enables artistic expression and offers a new methodology, especially for conceptual artists and visual storytellers. Artificial Intelligence visual storytelling has the potential to be effective in depicting subjects that cannot be photographed, accessed or observed with traditional methods.
Artificial Intelligence, Photographic Representation, Postmodern Theory.

Fotoğraf Sanatçısı / Photographer
alisaltan@gmail.com
TÜRKİYE
1982 yılında doğdu. Özellikle siyasi ve kültürel coğrafya, alt kültürler, kentsel bellek, rant ve mutenalaştırma bağlamında sınır, kimlik ve göçle ilgili konularla ilgilenmektedir.
Tarihsel serüveni içinde, fotoğrafın gerçeği temsil eden biricik medyum oluşu ile çerçevelenmiş bir anlatıya dönüşümü arasında, fotoğraf, gerçeklik ve bir anlatıcı olarak fotoğrafçının halihazırda imgeler dünyası/rejimi ile olan ilişkisi üzerine neler söylenebilir?
Fotoğraf, Gerçeklik, İmge.
What can be said about the relationship between photography as the only medium representing reality and its transformation into a framed narrative, between photography, reality and the photographer as a narrator in relation to the current world/regime of images?
Photography, Reality, Image.
Born in 1982. Particularly interested in the study of issues related to border, identity and immigration in the context of political and cultural geography, subcultures, urban memory, surplus and gentrification.

Fotoğrafçı, Küratör, Kültür Yöneticisi / Photographer, Curator, Cultural Manager
LİTVANYA / LITHUANIAN
mindaugas@kavaliauskas.eu
Mindaugas Kavaliauskas Litvanyalı fotoğrafçı, fotoğraf küratörü ve kültür yöneticisidir. Lisans ve yüksek lisans derecelerini Kaunas'taki Vytautas Magnus Üniversitesi'nde Sanat Tarihi alanında aldı. Ayrıca ENSP Arles, ENSB-A Paris, Lozan Üniversitesi'nde sanat ve fotoğraf eğitimi aldı ve Rencontes d'Arles (Fransa) ve Musée de l'Elysée'de (Lozan) staj yaptı. KAUNAS PHOTO festivalinin (2004-2022) ve F Galerija'nın (Kaunas, 2004-2012) kurucusu ve yöneticisi, Litvanya Havacılık Müzesi'nin (2019-2024) direktörüdür.
Çalışmaları Litvanya, Avrupa ülkeleri, ABD ve Avustralya'da 30'dan fazla kişisel serginin yanı sıra çok sayıda kolektif sergide yer aldı. “Litvanya Fotoğrafçılığı” gibi sanatsal fotoğraf projelerinin küratörlüğünü yapmıştır. Litvanya'nın Fransa'daki Mevsimi (2024) için “Bakışların Yağmuru” gibi sanatsal fotoğraf projelerinin küratörlüğünü yapmıştır. Mindaugas Kavaliauskas, aralarında “Portrait of Kražiai”, “travel'AIR”, “Views of Welcome in Lithuania” çalışmalarının da bulunduğu dört monografik fotoğraf kitabı yayınlamıştır. Beşinci kitabı “A-SPOT: A Journey into the World of Airplane Spotting” Mart 2025'te yayınlanacak.
Havacılığa duyulan hayranlık, ilk uçan makinelerin havalanmasından bu yana süregelmektedir.
Uçak gözlemciliğinin belgesel fotoğrafçılığı, havaalanları çevresindeki kentsel, endüstriyel ve rekreasyonel alanların dinamik genişleme ve gelişimine tercüman olurken, jet çağı hızıyla birlikte, görüntüler, artık var olmayan ortamların belgelerine dönüşüyor, uçaklar fazlalık haline gelerek yok oluyor.
“A-Spot”, M. Kavaliauskas'ın insanoğlunun yolcu uçaklarıyla olan ilişkisini araştıran seyahat havası projesinin ikinci bölümüdür.
A-Spot, Belgesel Fotoğraf, Görsel Antropoloji, Görünenin Ötesi, Hayalin Peşinde, Uçak Gözlemciliği.

Photo by Mindaugas Kavaliauskas; From “A-Spot” series. While everyone on Maho beach is anxiously waiting for the arrival of the day (Boeing 747 by KLM) and rehearses the shots and selfies on the plane coming before Jumbo, a girl from Michigan stays calm and contemplates the seaview. SXM. 2016

Photo by Mindaugas Kavaliauskas; From “A-Spot” series. The Couple on the embankment of Marmara Sea enjoying the artificial sunset of landing lights of air planes lining up for the final approach to Istanbul Atatürk airport. IST. 2016
Photo by Mindaugas Kavaliauskas. From “A-Spot” series. The Young Men from Salvador playing football (soccer) in the park of Gravelly Point, near Ronald Reagan National airport. DCA. 2018
Admiration for aviation has been around ever since the first flying machines took to the air.
Documentary photography of plane-spotting translates the dynamic expansion and development of urban, industrial and recreational areas around airports and with the speed of jet age, images become documents of settings no longer existing, airplanes vanish into redundancy.
“A-Spot” is the second part of the travel’AIR project by M. Kavaliauskas, exploring man’s relationship with passenger aviation.
A-Spot, Documentary Photography, Visual Anthropology, Beyond Obvious, Chasing the Dream, Airlane Spotting.
Admiration for aviation has been around ever since the first flying machines took to the air. While many kids in the second half of the 20th century remember a weekend ritual of being taken by their parents to watch planes, today plane spotting has become a more complex phenomenon, composed of numerous wheres, whys, whens, whats, hows and wows.
Today, from Vilnius to Istanbul, from Auckland to Los Angeles, people come to areas near airports to take pictures, note the tail numbers of planes, combine the thrill of aviation viewing with other activities, such as eating and drinking, teaching their kids, romance and even therapy. The quest for proximity of airplanes might be either an ad-hoc event or of a lifetime project.
Airports are places where people say goodbye to loved ones before watching their planes depart, while others contemplate airliners coming and going in attempt to overcome their homesickness. For a true aviation geek, visiting one viewing area is but a small part of a greater pilgrimage to the next place of adventure, outside a different airport, maybe abroad or even on a different continent.
A decade spent photographically documenting the places and the ways people spend time in sight and feel of passenger airliners, traveling to 35 airports on 5 continents, revealed that plane spotting has a lot between the lines. Documentary photography of plane-spotting translates the dynamic expansion and development of urban, industrial and recreational areas around airports and with the speed of jet age, images become documents of settings no longer existing, airplanes vanish into redundancy.
"A-Spot" photographs accompanied by stories of their heroes are testimonies of the power of dreams of looking up to "huge flying objects" and quest for discoveries, thrill, but also overcoming homesickness, live moments of mourning, seek rest and hope. Presence of a picture from Ukraine that since 2022 has been suffering the brutal war reminds us about the dreams and hopes of the sky clear of rockets or drones, but the one with passenger airliners.
“A-Spot: A Journey into the World of Airplane Spotting”, a series of photographs was started in 2015 and became a book in 2025. “A-Spot” is the second part of the travel’AIR project by M. Kavaliauskas, exploring man’s relationship with passenger aviation.
"Mindaugas Kavaliauskas is Lithuanian photographer, curator of photography, cultural manager. He obtained his Bachelor and Master’s Degrees in Art History at Vytautas Magnus University in Kaunas. He also studied art and photography at ENSP Arles, ENSB-A Paris, University of Lausanne and was interning at Rencontes d'Arles (France) and Musée de l'Elysée (Lausanne). He was founder and director of KAUNAS PHOTO festival (2004-2022) and F Galerija (Kaunas, 2004-2012), director of Lithuanian Aviation Museum (2019-2024). His work has exhibited internationally in over 30 solo exhibitions in Lithuania, European countries, USA, Australia as well as in numerous collective exhibitions. He has curated artistic photographic projects, such as "Lithuanian Photography: Rain of Gazes" for the Lithuania's Season in France (2024). Mindaugas Kavaliauskas has published four monographical photo books, among them "Portrait of Kražiai", "travel'AIR", "Views of Welcome in Lithuania". His fifth book "A-SPOT: A Journey into the World of Airplane Spotting" appears in March, 2025.

Sanatçı, Yazar, Akademisyen / Artist, Writer, Academician
TÜRKİYE
www.orhancemcetin.com
gmail@orhancemcetin.com
1960 Yılında, İstanbul'da doğdu. Fotoğraf alanında kendisini yetiştirdi. Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü'nde lisans; İstanbul Bilgi Üniversitesi, Görsel İletişim Tasarımı Bölümü'nde yüksek lisans derecelerini tamamladı. İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor.
İlk kişisel sergisi olan Tanıdık Şeyler (1988), alternatif fotoğraf yaklaşımı ile dikkat çekti. O tarihten bu yana, çok sayıda kişisel proje gerçekleştirdi; farklı disiplinlerden sanatçılar ile birlikte, çok sayıda, ortak projede yer aldı. Eserleri, çeşitli kurumsal ve kişisel koleksiyonlara dahil edilmiştir.
Orhan Cem Çetin sergi, gösteri ve performanslarında, kavramsal ve disiplinler arası tutumu ile tanınmakta; denemeleri ve fotoğraf kültürüne dair metinleri çeşitli basılı ve çevrimiçi dergilerde, kitap bölümlerinde yer almaktadır.
Sanat çalışmalarının yanı sıra, hayatını, tanıtım ve kültür fotoğrafçılığı; editoryal fotoğrafçılık; fotoğraf teknikleri/teknolojisi alanında, danışmanlık, editörlük, fotoğraf eğitmenliği ve çevirmenlik yaparak kazanmaktadır. Halen Bahçeşehir Üniversitesi ve Koç Üniversitesi eğitmen kadrosundadır.
Kitapları:
Bedava Gergedan (2004, 2018)
TutKeep (2018)
Sanat hakkında günlerce konuşabiliriz.
Gerçek, hakikat, gerçeklik hakkında haftalarca konuşabiliriz. Konuşmuşuzdur da. Fakat bu ikisini, gerçeği ve sanatı ilişkilendirerek konuşmak yıllarımızı alabilir. Zira, Frank Zappa’nın müzik için sarf ettiği ünlü sözünü uyarlayarak “Sanat hakkında yazmak, mimarlık hakkında dans etmeye benzer.”
Gerçekler. Gerçek. Herkesçe malum olan. Gözlenen, işte orada karşımızda duran, hayalden, rüyadan kolaylıkla ayırt edebildiğimiz gerçeklik.
Ama, bu kadar bariz, bu kadar göz önünde ve alelade olan bir şeyin mi peşindeyiz biz? Neredeyse bütün insanlık seferber olmuş, büyük bir sırmış gibi gerçeği tanımlama ve izah etme peşinde.
Bir olguyu tanımladığımızda, onu, aynı zamanda izah da etmiş olur muyuz?
Hayır olmayız. Zira, izahın içinde başka bir şey var. Tanımlamada olmayan bir şey: Nedensellik.
Hakikat hakkındaki çatışma işte burada ortaya çıkıyor.
İnsanın türleştikten ve çevresini idrak etmeye başladıktan sonra gözlediği doğa olayları, bugüne dek, hiç değişmedi. Gündüz ve gece vardır. Gece gökyüzünde çok sayıda ışık noktaları vardır ve bunlar belli bir düzenle, eş merkezli daireler biçiminde rotalar izleyerek yavaşça dönerler; taşı suya atınca batar; canlılar ölümlüdür vs. … Bu örnekleri zihninizde çoğaltın.
O günlerden bugüne, gözlemde, yani somut verilerde herhangi bir değişiklik olmadı. Tabii ki, sadece çıplak gözle gözlenebilecek olayları kastediyorum. Gözlem değişmezken, onbinlerce yıl içinde değişen, bu gözlemlere atfettiğimiz nedenselliktir.
O halde -artık ona “hakikat” diyelim- hakikate ulaşmaya çabalarken, biz, aslında görülenin yani çıplak gerçeğin arkasındaki süreci, onu var edeni, bu varoluşun içindeki tutarlılığı, düzeni, yani nedenselliği bulmak peşindeyiz. Bu o kadar da kolay değil, ne yazık ki!
Öncelikle zamansal sorun var karşımızda. Biz, bir hakikat arayışına girdiğimiz anda, ister istemez geçmişe, yani olmayana bakıyor oluyoruz.
Gerçek, Gerçeklik, Nedensellik.
We can talk about art for days.
We can talk about reality, truth and what is real for weeks. And we've probably done this. However, it could take years to talk about these two: reality and art in relation with each other. Because -adapting Frank Zappa's famous quote about music- "Writing about art is like dancing about architecture.".
Facts. Reality. The obvious and well known. Readily observed, standing right there in front of us with all its realness, easily distinguish from a dream or imagination.
But are we after something so obvious, so blatant and so mundane? Almost all of humanity is trying to describe and explain reality as if it is a huge secret.
When we describe a phenomenon, do we also explain it?
No, we don't. Because there is something else in explanation which does not exist in definition: Causality.
This is where the conflict about truth arises.
The natural phenomena that humanity, since its beginning, has observed and began to comprehend in the environment have never changed until today. There is day and night. There are many points of light in the night sky, and they rotate slowly in a certain order, following paths in the form of concentric circles. When a stone is thrown into the water, it sinks; living things are mortal, etc. You may add many other examples in your mind.
Since then, there has been no change in the observation, the solid data. Of course, I mean only those phenomena that can be observed with the naked eye. While the observation does not change, what changes over tens of thousands of years is the causality we attribute to these observations.
Therefore, while we are trying to reveal reality – or let's call it "truth" – we are actually trying to find out the process behind what is seen as the naked truth, what brings it into being, the coherence and order in this existence, in other words, the causality. Unfortunately, this is not an easy task.
First of all, there is the temporal problem. As soon as we embark on a search for truth, we inevitably look at the past, which means something that does not exist anymore.
Reality, Truth, Causality.

Sosyolog, Akademisyen / Sociologist, Academician
TÜRKİYE
Dr. Öğretim Üyesi, ODTÜ – Sosyoloji Bölümü
besimcan@gmail.com
Dr. Besim Can Zırh, ODTÜ Sosyoloji Bölümü’ndeki lisansı (2002) sonrası aynı üniversitesinin siyaset bilimi Bölümü’nden yüksek lisans (2005) derecesini aldı. Avrupa’daki Türkiyeli göçmenlerin cenaze uygulamaları üzerinden mekân ve kimlik inşası konusundaki doktora araştırmasını University College London, Sosyal Antropoloji Bölümü’nde tamamladı. Doktorasını tamamladığı 2012 yılından bu yana, ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Dr. Zırh; Alevilik, göç, diaspora siyaseti, kentleşme ve sosyal araştırma yöntemleri üzerine çalışmaktadır. Göç Araştırmaları Derneği’nin (GAR – 2017) kurucu üyesidir.
Türkçe’de, “doğup yaşanılmış olan yerden uzak yer” anlamında kullanılan gurbet sözcüğü, köken aldığı Arapça’da aynı zamanda “yabancılık, sürgün” anlamına gelirken, etimolojik akrabası garb sözcüğünün “günbatımı” ve “Batı” gibi yön bildirmesinin yanında, “yabancı” ve “tuhaf” anlamlarını taşıyor olmasıyla da göç-mekânı tanımlamak açısından, oldukça özgün bir duygu taşır. Bu özgün sözcük; modern Türkiye’nin yakın tarihinde, önce kırdan kente, sonrasında, 1960’larda ise “Avrupa kapısı”nın açılmasıyla Almanya başta olmak üzere, Batı Avrupa ülkelerine yaşanan göç dalgalarıyla ayrıksı bir toplumsal tip olarak, gurbetçi kavramına köken teşkil etti. Gerek göç veren gerekse de göç alan ülkelerin sosyal bilim çalışmaları, göç olgusuna, uzun yıllar “iki aradalık” üzerinden baktığı için, gurbetçiliği toplumsal aidiyetler açısından bir sorun olarak görmekte ısrar etti. Buna karşın, edebiyat ve sinema ise farklı ülkeler arasında geniş bir duygu coğrafyası kuran göçmenleri anlamamız açısından, çok değerli kayıtlar bıraktı günümüze. Bu kayıtlara, bugün yorumsamacı (hermenötik) bir açıdan baktığımızda, göçmenlerin birden fazla toplumsal ve kültürel alan arasında sıkışmadıklarını (arada kalmadıklarını), bilakis, bu alanlardan beslenerek, bu alanları kültürel ve duygusal olarak kuşatan, farklı bir toplumsallık kurduklarını görüyoruz. Uzun göç serüveni içerisinde fotoğraf ise oldukça önemli, fakat kıymeti geç keşfedilmiş bir yerde duruyor.
Bu sunum, Türkiye’den Almanya’ya yaşanan işgücü göçünün 60’ıncı yılı vesilesiyle 21 Haziran ve 31 Ekim 2021 tarihleri arasında, Almanya’nın Ruhr Müzesi’nde, Ergun Çağatay’ın, 1990 yılının Mart ve Mayıs aylarında Almanya gezisinde çektiği 3477 kare fotoğraftan bir seçkiye dayanan “Biz Buralıyız” (Wir sind hier) retrospektif sergisinden doğru, bir aradalık-mekan olarak, gurbetçilerin gündelik yaşamına fotoğraf üzerinden bakmayı amaçlıyor.
Almanya, Ergun Çağatay, Fotoğraf, Göç, Gurbet.
Fotoğraf ve Sosyoloji: Toplumsalın Keşfinde İki Yakın-Uzak Komşu
Amerikalı sosyolog Howard Becker, 1970’lerin ortasında kaleme aldığı “Fotoğraf ve Sosyoloji” (1975) başlıklı makalesinde, insani durumlara dair düşünüşün bu iki yeni biçiminin akran olduğuna dikkat çeker. Sosyoloji disiplininin kurucuları arasında sayılan Auguste Comte’un uzun erimli Cours de Philosophie Positive (Pozitivist Felsefenin Seyri) çalışmasının ilk metni 1830 yılında yayımlanırken, Herbert Spencer, The Study of Sociology (Sosyoloji Çalışmaları) kitabını 1873 yılında yayımlar. Tarihimizdeki ilk “fotoğraf” ise bu yeni aracın mucitleri arasında sayılan, Fransız fotoğrafçı Louis Daguerre tarafından 2 Ocak 1839 tarihinde çekildi.
Becker bu sürecin hemen başında ortaya çıkan ve aşılması uzun zaman alan bir mite (myth) de işaret eder. Bu mite göre, kamera sadece önünde duran şeyi kayıt altına alan tarafsız bir makinedir. Bu haliyle de bir hakikat inşasına hizmet eder. Becker’in çalışmasıyla çok yakın tarihlerde fotoğraf üzerine kaleme aldığı denemesinde Sontag da bu kabule işaret etmektedir, “Fotoğraflar bize kanıt teşkil eder. Hakkında bir şey işitip de şüpheyle karşılaştığımız bir şey, onun bir fotoğrafı bize gösterildiğinde kanıtlanmış sayılır” (2023 [1973]: 18).
Bu mitin gölgesinde sosyolojinin daktilosundan dökülen kelimelere karşın fotoğrafın objektifinden ölümsüzleşen imajlar arasında kendiliğinden bir karşıtlık kurulur. Fotoğraf makinesinde “objektif” (lens) olarak anılan parçanın adının ve sosyolojinin pozitivizm egemenliğinde olduğu uzun yıllardaki temel iddiası “objektivizm” (nesnellik) kavramının (“zihnin önüne konan veya zihne sunulan bir şey”, “doğru atılmış” ya da “açığa çıkarılmış olan” gibi anlamlara gelen) Latince objectum kelimesine dayanıyor olması bu anlamda manidardır. İster bir mercekten görülen fiziksel bir nesne, ister kişisel önyargılar olmaksızın incelenen bir kavram olsun bir şeyin (gören gözün, düşünen aklın) benliğin (self) dışına yerleştirilmesi fikri etrafında farklı konumlanan bu iki düşünüş biçimi zaman zaman birbirlerinden uzaklaşsa da amaçladıkları “fotografik toplumsal keşif” (photopgrahic social exploration) (1975: 3) arayışındaki birçok temel tartışmada komşu olduklarını iddia ediyor Becker.
Fotoğraf ve sosyoloji arasındaki ilişkinin anlaşılması açısından, Batı merkezli ortaya çıkmakla birlikte, küresel ölçekte etkili olan insanlığa dair iki yönelimli bir farkındalık genişlemesine işaret etmek gerekir. Öncelikle, geleneksel sömürgeci güçler olan Portekiz ve İspanyol imparatorluklarının denizcilik alanındaki atılımlarıyla 15’inci yüzyılda başlayan “Keşifler Çağı” döneminde oldukça farklı kültürlerin keşfedilmesi bu yeni ve uzak ötekilere karşı bir meraka neden oldu. 18’inci yüzyılın ortalarında etkisi küresel ölçeğe yayılan “Endüstri Devrimi” ise feodalizmin çözülmesi ve kırdan kente göçle birlikte modern kentlerin ortaya çıkması gibi Batının kendi içinde önemli dönüşümlere neden oldu.
Modern kentler yeni bir toplumsal tip olarak (sosyolog Simmel’in 1908 tarihli makalesine konu ettiği) “yabancı”nın (the stranger) görkemli bir sahnesine dönüştüğünde toplumsal yakınlık ve uzaklıklar dengesinin yeniden tanımlanması gerekti. Dolayısıyla fotoğraf ve sosyoloji bu dönem içerisinde iki temel mesele üzerinden yakınlaşır: (a) insana dair birer düşünüş ve bakış açısı olarak kentleşme, göç, topluluklar arası ilişkiler ve yoksulluk gibi merak konuları ve (b) bu merak konularını çalışma yöntemleri ve elde ettiklerini sunma biçimleri. Bu iki temel meselenin odağında ise yukarıda işaret edilen insana dair farkındalık genişlemesine koşut olarak yine iki temel odak vardır: (a) endüstrileşme sürecinde yeni ortaya çıkan toplumsal sınıflar ve/veya alt-kültür kümeleri keşfetmek (söz gelimi motosiklet cemaatleri) ve (b) görünmez kılınmış ya da unutulmuş toplulukları göstermek, alıcısını bu toplulukların varlığından haberdar etmek (söz gelimi uzak bir diyardaki “yerliler” ya da kentin yoksul mahallerindeki göçmenler). Özdamar-Akarçay henüz 2023 yılında yayımlanan kitabından sosyolojik tahayyülle desteklenmiş fotografik imgelemi şöyle tanımlıyordu:
“Fotoğrafçılar, inceledikleri toplumlardaki insanlar arasında uzun süreler geçirerek, neyin fotoğraflanmaya değer olduğunu, yüzeysel dramdan ziyade altta yatan nedenlerin neler olduğunu, bu dramın fotoğrafın biçimsel diline en etkili şekilde nasıl aktarılabileceğini öğrenmişlerdir. Toplum, kendini, yoldan geçen birinin hızlı bakışlarına değil, uzun süre dikkatle izleyen insanlara göstermektedir. Sosyolojik imgelem, saha deneyimi ve fotoğrafçılık yeteneği etkili çalışmaların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu çalışmaların daha güçlendirilmesi ve kamusal alanda daha güçlü bir etkiye sahip olabilmeleri için de sosyolojik kuram gerekmektedir” (2023: 93).
Kurulduğu 1883 yılından ve dijital yayıncılığa geçtiği 2008 yılına kadar en önemli uluslararası yayınlardan biri olan Life dergisinin özellikle 1930’larda sonrası sayfalarını Alfred Eisenstaedt (d. 1898) (Bair, 2021) ve Hansel Mieth (d. 1909) (Flamiano, 2017) gibi farklı ülkelerden fotoğrafçılara açmasıyla “fotoğraf gazeteciliği” (photo-journalism) ve “fotoğraf deneme” (photo-essay) olarak anılan sosyolojik tahayyülle desteklenmiş fotografik imgeleme dayalı bu yeni kulvarların kurumsallaşmasına da zemin hazırladı.
Bir kamu görevlisi olarak çalışan ekonomist ve fotoğrafçı Roy Stryker (d. 1893), Amerika Birleşik Devletleri’nde 1931 yılında başlayan ve tüm dünyayı etkileyen “Büyük Buhran” (the Great Depression) sonuçlarının araştırılması göreviyle 1930 yılında kurulan Çiftlik Güvenlik İdaresi (Farm Service Agency) kurumunun başına geçtiğinde fotoğrafla toplumsalın keşfi alanında bir diğer önemli sıçrama yaşandı. Stryker, ekonomik krizle birlikte ülkenin dört bir yanında yaşanmaya başlayan yoksulluğun belgelenmesi amacıyla proje kapsamında 16 fotoğrafçı istihdam edilmesini sağladı. Aralarında ünlü “Göçmen Anne” (Migrant Mother) (1936) fotoğrafını da çeken Dorothea Lange’ın (d. 1895) olduğu bu fotoğrafçılar ekonomik krizin sonuçlarına karşı yürürlüğe girecek ve refah devleti anlayışının temellerini atan “Yeni Düzen” (the New Deal) reformlarının siyasal ve toplumsal kabul görmesinde oldukça önemli bir işlev yerine getirdi (Carlebach, 1988).
Sonraki on yıllarda ise İsviçreli Amerikalı fotoğrafçı Robert Frank’in (d. 1924) Amerikalılar (the Americans) (1958) ve Danny Lyon’ın (d. 1942) Aşağı Manhattan'ın Yıkımı (The Destruction of Lower Manhattan) (1969) örneklerinde açıkça görüldüğü üzere sosyolojik tahayyülle desteklenmiş fotografik imgelem gerek İkinci Dünya Savaşı sonrası eski ve yeni kıta arasındaki toplumsal etkileşimin artmasında, gerekse de toplumların kendi içindeki farklılıkların görünür olmasında çok önemli bir rol oynadı. [1]
Toplumsal gerçeğin fotoğraf aracılığıyla keşfi ve temsili alanındaki bu çalışmalar bir sonraki on yıla güçlü bir siyasal renk kazanarak aktarıldı. Kelen’in belirttiği üzere en hareketli dönemi 1963 ile 1968 yıllar arasında yaşanan “Sivil Haklar Hareketi” (the American Civil Rights Movement), “eylemci fotoğrafçılık” (activist photography) olarak fotoğrafa yeni bir siyasi bağlam getirirken bu dönem siyasi eylemliliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelen fotoğraf, Amerikan ulusunun kendini (yeniden) düşünüşünü ırk ve toplumsal cinsiyet tartışmaları, farklı kültürlerin nasıl içerileceği gibi meseleler temelinde geri dönüşsüz olarak etkiledi (2011: 12).
Bir Aradalık Mekan olarak Gurbet
“Hamburg’un ortasında şehir içinde kapalı bir şehir. Bu şehrin bir ismi yok ve bu şehir hiçbir haritada gösterilmez, yine de herkes görebilir. Bazı caddeleri St. Pauli’de, bazıları Hamburg’da, Altona’da veya Wilhelmsburg’dadır. Paralel şehrin kendisine ait restoranları, kafeleri, marketleri, terzileri, doktoraları, avukatları, bankaları, reklam ajansları, yakıt istasyonları, cenaze hizmetleri ve ibadethaneleri vardır. Sabah’tan Milliyet’e onüç adet günlük gazetesi, üç haber dergisi, kendi televizyon ve radyo istasyonları bulunur. Hafta sonu yüzlerce gencin eğlendiği gece kulüpleri ‘Alem’ veya ‘Club’ gibi isimler taşır. Bu şehirde 70 binden fazla insan yaşıyor. Çoğu burayı neredeyse hiç terk etmiyor çünkü ihtiyaç duydukları her şey buradadır: Aile, din, arkadaş, iş.”
Gazeteci Guido Geist’in 24 Eylül 1999 tarihinde Hamburg Abendblatt gazetesi için kaleme aldığı, ağırlıklı olarak Türkiye’den gelen göçmenlerin yaşadığı bu mahalle betimlemesi gurbeti bir aradalık mekanı olarak tartışmak açısından önemli bir belge sunuyor. Ne anavatan ne de göç edilen ülkelerin anaakım objektiflerinden bakıldığında pek görülemeyen ve dolayısıyla gösterilemeyen bu özgün göç mekanlarının nasıl temsil edildiği ya da edilebileceği uzun yıllar gerek sosyal bilimciler gerekse de siyasetçiler açısından bir gündem oldu. Fotoğraf ise 1960’lar sonrası başlayan yeni uluslararası göç dalgasının en yakın tanığıydı (Berger ve Mohr, 2011 [1975]). Büyük çoğunluğu göçmenlerle aynı mahallelerde yaşayan, bu “yeni konuklarla” kendiliğinden komşuluk ilişkileri geliştirmiş olan fotoğrafçıların bu tanıklığı göçmenler gibi sahipsizdi.
Bir yandan, göçmenlerle Essen’de tanışan Henning Christoph’un (d. 1944) fotoğraflarından Geo-Maganzin dergisinin “Die deutschen Türken” (Alman Türkler) özel sayısına hazırlanan seçkide olduğu gibi fotografik imge, göçmenlere dair klişeleri yeniden üretmek ya da onları egzotikleştirmek üzere sunuluyordu. Diğer yandan, kendisi de “Küçük İstanbul” olarak anılan Kreuzberg’de (Berlin) yaşayan ve mahallenin göçmen dünyasını 1970’lerden 1990’lara kadar fotoğraflamış olan Wolfgang Krolow’un (d. 1950) örneğinde olduğu üzere içeriden tanıklıklar resmi görsel hafızada kayıt altına alınmıyordu.
Ergun Çağatay Fotoğrafları Sergisi: Biz Buralıyız: Türk-Alman Yaşamı 1990
Türkiye’den Almanya’ya göçün 60’ıncı yılında Ruhr Müzesi’nde açılan bir sergi bu açıdan bir istisna teşkil ediyordu. Serginin küratörlerinden Meltem Küçükyılmaz ile yaptığım görüşmelerde (17 ve 30 Ekim 2021) Ergun Çağatay’ın 1990’lı yılların başında, Berlin Duvar’nın hemen ardından Almanya’daki Türkiye kökenli göçmenler üzerine çektiği fotoğrafların adete bir arkeolojik malzeme gibi ortaya çıkarıldığını öğrendim. Bu özel portfolyonun büyük ölçüde Müzenin bulunduğu Ruhr Bölgesi’ndeki göçmen yaşamlarına odaklandığı ve bu sergi vasıtasıyla farklı kuşaklardan göçmen ve Türkiye kökenli göçmenlerle ilişki kurulması amaçlanıyordu. Bu doğrultuda sergiyi destekleyecek şekilde Türkçe turlar, seminer ve kültür günleri de düzenleniyordu. [2] Küçükyılmaz, Çağatay Sergisi’ni salgın döneminde, yaz aylarına (izin sezonu) denk gelmiş olmasına karşın, 12 bin kişinin ziyaret ettiğini ve ziyaretler sırasında özellikle kuşaklar arasındaki etkileşimin oldukça olumlu olduğuna işaret ederek amaçlarını gerçekleştirebildiklerini söylüyordu.
Fotoğrafçı Çağatay, 1937 yılında İzmir’de orta-üst bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. İstanbul Robert Koleji ve sonrasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra gazeteci olmaya karar verir ve 1968 yılından itibaren Associated Press, Gamma, Time ve Life gibi dergilere çalışır. 15 Temmuz 1983 tarihinde Paris Orly Havaalanı’nda Türk Hava Yolları’na karşı ASALA’nın düzenlediği bir terör saldırısında ölümden döner. Bu hadisenin kariyerinde bir kesintiye yol açtığı anlaşılıyor. 1990 yılında Paris’te bulunan Gamma ajansında fotoğrafçı olarak çalışıyordur. Gamma ajansı tarafından tasarlanan Küresel Güney’den işgücü göçü konulu büyük bir proje kapsamında bu sergiye temel teşkil eden fotoğrafları çekmek üzere anlaşır. Almanya’daki adımları bu belirsizliklere de işaret ediyor. İzlediği güzergâhtan kervanın biraz da yolda düzüldüğü anlaşılıyor. Önce Hamburg, sonra Batıya Köln ve Werl, sonra Doğuya Berlin ve tekrar Batıya doğru bir seyahat ile Duisburg. Werl’e gitmesinin nedeni 13 Mayıs 1990 tarihinde kurulan Fatih Cami’nin Almanya’da minaresiyle inşasına izin verilen ilk cami olması. Buradaki fotoğrafları ayrı bir proje olarak değerlendirmeyi düşündüğünü biliyoruz. İki kenti daha ziyaret etmiş fakat Ruhr Müzesi kendi bölgesine odaklanmak istediği için bu şehirlerdeki fotoğraflar sergi dışında bırakılmış. Çağatay’ın tüm bu seyahati Mart, Nisan ve Mayıs aylarını kapsayan 3 haftada tamamladığı düşünülüyor. Tam olarak ne zaman nerede olduğu bilinmiyor fakat tüm proje kapsamında 3477 adet fotoğraf çekilmiş. Ruhr Müzesi kapsamında düzenlenen sergisi için bu fotoğraflardan 116 kadarı seçilmiş. Ergun Çağatay, yola çıkış amacını şu sözlerle ifade ediyor: “Seyahatimin amacı, göç ülkelerinde doğmuş veya orada büyümüş ikinci kuşağın toplumsal uyumunu veya uyumsuzluğunu göstermekti.”
Çağatay’ın bu seyahati oldukça özel bir dönemde gerçekleşiyor. Berlin Duvarı’nın yıkılması üzerinden henüz altı ay geçmiştir ve ziyaret ettiği mahallelerde dönemin belirsizliğine tanıklık eder. Her kentin göçmen yaşamının özgün olduğu fotoğraflarda görülür. Hamburg’da tersanenin merkezi bir konumu vardır. Bir apartman girişinde açılan ilk cami dış duvarına çizilmiş Ayasofya resmi ile görünürlük kazanmıştır. Berlin ve Köln’deki mahallelerde ise bakkallar, kasaplar, eğlence yerleri, Türkçe tiyatrolar ve gençlik çeteleriyle toplumsal bir yaşam önemli bir olgunluğa erişmiştir. Almanyalı Türkçe-Almanca hip-hop müziğinin doğduğu Kreuzberg’de 36 Boys olarak bilinen gençlik çetesini belgeleyen ilk fotoğrafçıdır Çağatay. İki Almanya’nın birleşme sancıları mahallelere ırkçı sloganlarla yansımaya başlamıştır, Çağatay’ın objektifinden kırılan Türk mezar taşlarını da görürüz yeni yabancılar yasasına karşı düzenlenen büyük mitingleri de.
Fakat, Çağatay’ın belirsizliklerle başlayan çalışması planlandığı gibi Küresel Güney’den gelen tüm işçilere doğru genişleyemez, Gamma projenin devam etmesini desteklemekte isteksizdir ve yeni sponsorlar bulma arayışı da sonuç vermez. Çağatay masraflarının bir kısmını kendi cebinden karşıladığı projeyi sonlandırır ve Duisburg’dan Paris’e döner ve böylece çektiği fotoğraflar 25 yıl kadar “güzellik uykusuna” yatar. Serginin de küratörlerinden Peter Stephan, Çağatay ile 2004 yılında tanışır ve fotoğrafları İstanbul’daki evinde tesadüfen 2015 yılında keşfeder. Aradan geçen 25 yıldan sonra ilk kez kutusundan çıkan bu fotoğraflar üzerine bir şeyler üretme fikri gelişir. 2016 ve 2018 yılında Berlin’de düzenlenen iki sınırlı sergi dışında fotoğrafların gün ışığına çıkması mümkün olmaz ve Çağatay 2018 yılında hayatını kaybeder. Bu sergiler vesilesiyle verdiği bir röportajda Çağatay ikinci kuşak göçmenlerle ilgili şunları söylemiştir: “Onlara üzülüyordum, o kadar. Bu ülke o insanlara düzgün bir hayat sağlamayı başaramamıştı. Ağır şartlarda çalışıyorlardı ve ikinci sınıf insanlar olarak kaldılar.”
Kimin çektiği, hangi nedenle çekildiği, nasıl bir ilişki ağları üzerinden göçün toplumsal mekanına nasıl bir erişim alınabildiği, sağlanabildiği gibi sorularla baktığımız yukarıda değindiğim dört serginin önemli farklılıkları olduğu söylenebilir. Buna karşın altmışıncı yıla doğru açılan, keşfedilen sandıklarından, dökülen göçe dair bu özgün görsel kültüre odaklanan dört serginin önemli bir noktası da var: sergilerle günışığına çıkan fotoğraflar üzerinden kuşaklar arasında bir anlam köprüsü kurulacağına dair beklenti. Söz gelimi, 1986 yılında yayımlanan En Alttakiler (Ganz unten) kitabının yazarı Günter Wallraff, sergi kapsamında verdiği mülakatta genç kuşaklardan okurlarıyla karşılaşmalarından kitabına dair yeni bir farkındalık geliştirdiğini söylüyordu. Almanya’da doğmuş ve büyümüş kuşaklar, ebeveynlerinin yıllarca kendilerini kızdıran kimi ürkek tutumlarının nedenlerini bu kitabı okuyunca idrak etmişler ve ancak bu farkındalıkla onlarla konuşmaya başlayabilmişlerdi. Böylece sosyolojik tahayyülle desteklenmiş fotografik imgelem, Ergun Çağatay’ın Kayıp Almanya portfolyosunun özelinde, çeyrek yüzyıl sonra da olsa bir aradalık mekanı olarak gurbetin keşfi konusunda yüzyıllık vaadini yerine getirmiş oldu.
[1] Fotoğraf kullanımı oldukça sınırlı olsa da Suat Derviş’in Cumhuriyet gazetesi için 1935 ve 1937 yılları arasında hazırladığı “Çöken İstanbul” ve Yaşar Kemal’in 1950’lerdeki gezisine dayanan “Çukurova Yan Yana” (1955) çalışmaları da röportajlara dayalı toplumsal keşif açısından Türkiye’deki en önemli örnekler olarak sıralanabilir. Fotoğrafçı Ali Öz'ün kentsel dönüşüm kıskancındaki Tarlabaşı'nda bir buçuk yıl boyunca çektiği 30 bin kareden oluşan bir seçkiye dayanan “Ayıp Şehir” isimli sergisi ise fotoğraf ve sosyoloji arasındaki ilişki açısından önemli bir örnektir.
[2] Söz gelimi sergi kapsamında göç tarihinin farklı yedi tanığıyla mülakat videoları yer almaktadır: Yüksel Pazarkaya – Radyo Programcısı ve Yazar, bu tarihin önemli bir tanığı, Aslı Sevindim – Gazeteci, Necla Kelek – Sosyolog, Günter Walraff – En Alttakiler kitabının yazarı gazeteci, Ali Güngörmüş – Şef olarak çalışmış bir işçi, Tuğba Tekkal – Kadın Futbolcu, Derya Yıldırım – Müzisyen, Grup Şimşek, Derviş Hızarcı – Irkçılık Uzmanı
Kaynakça
* Akarçay-Özdamar, G. (2023); Görsel Sosyoloji: Kavramlar, Dönemler, Yöntemler; Phoenix, Ankara.
* Bair, N. (2021); Photo-Essays at Life. LIFE Magazine and the Power of Photography; in Bussard, A.B. and Gresh, K. Princeton: Princeton Museum University Art Museum, 128-63.
* Becker, H. (1975); ‘Photography and Sociology’; Afterimage, 3, pp. 22–32.
* Berger, J. ve Mohr, J. (2011 [1975]); Yedinci Adam; Agora Kitaplığı, İstanbul.
*Carlebach, M. L. (1988); ‘Documentary and Propaganda: The Photographs of the Farm Security Administration; the Journal of Decorative and Propaganda Arts, 8, pp. 6-25.
*Flamiano, D. (2017); Women, Workers, and Race in LIFE Magazine: Hansel Mieth’s Reform Photojournalism, 1934-1955. Routledge, London.
*Kelen, L.G. (2011); This Light of Ours: Activist Photographers of the Civil Rights Movement; Univ. Press of Mississippi. University of Mississippi Press, Mississippi.
*Simmel, G. (2008); The Stranger. In Oakes, T., & Price, P. L. (Eds.) The Cultural Geography Reader (pp. 323-327). Routledge, London. (pp. 1-30).
*Sontag, S. (2005 [1973]); On Photography; Rosetta Books, New York.
*Sontag, S. (2023 [1973]); Fotoğraf Üzerine; Can Yayınları, İstanbul.
The word gurbet, which in Turkish means "a place far from one's place of birth and residence", also means "foreignness, exile" in Arabic, from which it originates, while its etymological relative, the word garb, carries the meanings of "foreign" and "strange" in addition to indicating directions such as "sunset" and "west", and thus carries a very unique sense in terms of defining the place of migration. This unique word formed the basis of the concept of the expatriate as a distinct social type with the waves of migration that occurred first from rural areas to cities in the recent history of modern Turkey and then to Western European countries, especially Germany, with the opening of the “European Gate” in the 1960s. Given that social science research in both the sending and receiving countries has long examined the phenomenon of migration as “being torn between two worlds" most of these scholars have insisted on conceptualizing migration as a problem in terms of social identities and the question of belonging. Conversely, literature and cinema have provided invaluable documentation that facilitates our comprehension of immigrants who have established a broad emotional geography among disparate social and cultural spaces. From a hermeneutic perspective, contemporary analysis of these artistic records reveals that immigrants are not torn between different worlds (or they do not have to be confined to a single social or cultural domain); rather, they establish a distinct sociality that draws upon these domains, culturally and emotionally surrounding them. In the course of this long journey of migration, photography assumes a significant role, though its worth is not immediately apparent. This presentation aims to glance at the daily lives of migrants in this in-between space through photographs from the retrospective exhibition “We Are Here” (Wir sind hier) based on a selection of 3477 photographs taken by Ergun Çağatay, during his trip to Germany in March and May 1990, held at the Ruhr Museum in Germany between June 21 and October 31, 2021, on the occasion of the 60th anniversary of labour migration from Turkey to Germany.
Migration, Foreignness, Photography, Germany, Ergun Çağatay.
Dr. Besim Can ZIRH is an Assistant Professor of Social Anthropology at Middle East Technical University, Department of Sociology. He received his Ph.D. from UCL Social Anthropology Department in 2012 and previously graduated from METU in Political Science (MSc) in 2005 and Sociology (BA) in 2002. His Ph.D. research focused on the transnational social space created by Alevi immigrants. He is also a founding member of the Association for Migration Research (GAR), which was established in 2017.

Akademisyen, Yazar, Araştırmacı / Academician, Author, Researcher
TÜRKİYE
Hacettepe Üniversitesi, İletişim Fakültesi, İletişim Bilimleri Bölümü
gdepeli@gmail.com
Gülsüm Depeli Sevinç Hacettepe Üniversitesi, İletişim Fakültesi, İletişim Bilimleri Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Akademik çalışma alanları arasında Kültürlerarası İletişim, İletişim Etnografisi, Görsel Kültür Çalışmaları, Görsel Antropoloji ve Göç Çalışmaları yer almaktadır.
Bir sosyal kurum olarak modern aile, aynı zamanda ideolojik bir temsil olarak imgeleşmiştir. Özellikle fotoğraf makinesinin gündelik yaşamda erişilir olmasıyla birlikte, kentlerdeki orta sınıf aileler hararetle kendi üyelerinin görsel kaydını tutmaya yönelmiştir. Her ideolojik tasavvurda olduğu gibi, aile örneğinde de titizlikle denetlenen ve hatta sıklıkla mizansen yoluyla düzenlenen, dolayısıyla gerçeklikle bağı zayıf bir imgeleştirme sürecinden söz edilmektedir. Haliyle, bu kayıtlarda olumsuz hiçbir içeriğe yer yoktur. Aile üyelerinin bir aradalığını kutlayan stüdyo fotoğrafları; doğum, mezuniyet, askerlik, düğün, tatil, eğlence gibi özel ve mutlu anları (rites of passages) bir araya getiren fotoğraf albümleri, ailenin belleğinin ve birliğinin güvencesi olmuş; aile üyeleri, varlıklarını sıklıkla geçmişle şimdi arasında bağ kuran bu fotoğraflara bakarak doğrulamıştır.
Aile fotoğrafları her zaman olduğu gibi günümüzde de vazgeçilmezdir. Hatta yeni teknolojik gelişmelere bağlı olarak bu tür fotoğraflar, günümüzde, eskiye oranla çok daha yoğun olarak üretilmekte, ağırlıkla da sosyal medya platformlarında dolaşıma girmektedir. Böylelikle, aile imgeleri kamusal alanda daha önce olmadığı kadar görünürleşmekte, geniş bir etkileşim alanına açılmaktadır. Bu bildiri, sosyal medya platformlarında ne tür aile fotoğraflarının dolaşıma girdiği, bu fotoğrafların seyircisinin kim olduğu, aile üyelerinin ve seyircilerin bu fotoğraflarla nasıl bir iletişim kurduğu gibi sorulardan hareketle, konu ile ilgili güncel literatüre de başvurarak, aile imgesinin ideolojik temsilinde, yeni iletişim teknolojilerinin bir değişime yol açıp açmadığını tartışmaya çalışacaktır.
Aile Fotoğrafları, Sosyal Medya Platformları, Fotoğrafların Dolaşımı.
As a social institution, the modern family has also become an ideological representation. Especially with the accessibility of cameras in daily life, middle-class families in cities have eagerly sought to keep a visual record of their members. As with any ideological construct, the family is also subjected to a highly monitored and often staged process of imagery, which means its connection to reality is often quite weak. Consequently, these records leave no room for any negative content. Studio photos celebrating the togetherness of family members, photo albums that gather special and happy moments (rites of passage) such as birth, graduation, military service, weddings, vacations, and parties, have become the guarantee of the family’s memory and unity, with family members frequently confirming their existence by looking at these photos, which link the past and the present.
Family photos remain as essential as ever, even today. In fact, thanks to new technological advancements, such photos are now produced far more intensively than before, mostly circulating on social media platforms. As a result, family images have become more visible in the public domain than ever before, opening up to a wider sphere of interaction. This presentation will attempt to discuss whether new communication technologies have brought about a change in the ideological representation of family images, drawing on current literature related to the subject and exploring questions such as what types of family photos circulate on social media platforms, who the audience of these photos is, and how family members and the audience communicate through the photos.
Family Photo Albums, Social Media Platforms, Circulation of Photographs.

Disiplinlerarası Küratör, Sosyolog, Araştırmacı, Proje Kolaylaştırıcısı ve Aktivist
Interdisciplinary Curator, Sociologist, Researcher, Project facilitator and Activist
POLONYA / POLAND
k.candrowicz@fotofestiwal.com
Krzysztof Candrowicz disiplinlerarası bir küratör, sosyolog, araştırmacı, proje kolaylaştırıcısı ve aktivisttir. Lodz'daki Görsel Eğitim ve Fotofestival Vakfı'nın kurucu ortağı ve üyesi, Art Factory ve Lodz Sanat Merkezi'nin (Polonya) eski yöneticisidir. 2013-2018 yılları arasında Hamburg'daki (Almanya) Fotoğraf Trienali'nin sanat direktörü olarak, 2018-2024 yılları arasında ise Ci.CLO Porto Bienali'nin (Portekiz) konuk küratörü ve işbirlikçisi olarak çalıştı. Krzysztof, Avrupa'da çok sayıda organizasyon, müze, okul ve festivalde uluslararası misafir küratör ve misafir öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.
Rencontres d'Arles Keşif Ödülü (Arles, Fransa), Deutsche Börse Fotoğraf Vakfı Ödülü (Londra, İngiltere), Prix Pictet (Londra, İngiltere), Tarihsel Kitap Ödülü ve Yazar Kitap Ödülü (Arles, Fransa) ve Robert Capa Ödülü (Budapeşte, Macaristan) dahil olmak üzere çeşitli proje ve sanat ödüllerinin jüri üyeliğini yapmıştır.
Görsel sanatlarda aktif olmasının yanı sıra, ilgi alanları felsefe, sosyal bilimler, antropoloji, ekoloji, astronomi ve doğa bilimlerine dayanmaktadır. Dahil olduğu projelerin, atölye çalışmalarının ve sergilerin çoğu sosyal ve çevresel eşitlik alanlarına dokunuyor. Son yirmi yıldır küratöryel odağı, süregelen gezegensel krizlere yanıt vermede aktif rol oynayan fotoğraf, aktivizm ve görsel sanattır.
Karşı karşıya olduğumuz kritik durumu ayrıntılı olarak anlatmaya gerek yok; haberler bizi her gün güncelliyor. Yeni savaşlar ve çatışmalar patlak verirken, türler ölüyor, buzullar eriyor, ormanlar yok oluyor, gezegen ısınıyor ve insan ırkı büyük bir yok oluş tehdidiyle karşı karşıya. Milyonlarca yılda oluşan doğal zenginliğin, neredeyse son iki yüz yıl içinde gözlerimizin önünde, nasıl yok olduğunu canlı olarak izliyoruz. Onlarca yıl boyunca fotoğraf ve görsel sanat, süregelen gezegensel krize yanıt vermede aktif rol oynadı.
Çağdaş görsel aktivizmde, fotoğraf, sosyal adalet hareketlerinin merkezinde yer almaya devam ediyor. Teknoloji göz önüne alındığında, dijital medya ve sosyal ağlar görsel hikaye anlatımını güçlendirdikçe, fotoğraf adalet, eşitlik ve insan hakları için çağdaş mücadeleleri şekillendirmeye devam ediyor. Diğer iletişim biçimlerinin aksine, fotoğraflar anında duygusal bağlantılar yaratarak, genellikle uzaklardaki mücadeleleri kişisel ve acil hissettirir.
Sosyal Değişim, Görsel Aktivizm, Etkili Fotoğrafçılık.
There is no need to describe in detail the critical moment we are facing; the news updates us on a daily basis. While new wars and conflicts are erupting, species are dying, glaciers are melting, forests are vanishing, the planet is heating up and the human race is facing the threat of massive extinction. We are watching it live, seeing how the natural richness that was born over the last millions of years has almost disappeared in front of our eyes within practically the last two hundred years. For decades photography and visual art played active role in responding to ongoing planetary crisis.
In contemporary visual activism, photography remains central to social justice movements. Considering technology, as digital media and social networks amplify visual storytelling, photography continues to shape contemporary struggles for justice, equity, and human rights. Unlike other forms of communication, photographs create immediate emotional connections, often making distant struggles feel personal and urgent.
Social Change, Visual Activism, Impactful Photography.
Visual activism and photography became a persuasive and captivating form of engagement that pulls the power of imagery to inspire social and political change. By creating a fusion of artistic expression and compelling messaging, it encapsulates complex issues, evokes emotions, and stimulates critical attitudes. This dynamic medium surpasses traditional boundaries, engaging diverse audiences and transcending language barriers. Whether manifested through impactful photography, thought-provoking street art, or films and video art, visual activism has the remarkable ability to amplify marginalised voices, spotlight injustices, and challenge prevailing norms. While using stirring and authentic messages visual narratives sparks dialogue, raises awareness, and catalyses actions towards more equitable world.
The Transformative Power of Photography in the History of the Medium
Since its invention photography has been a powerful tool and a catalyst for social change. Photographic imagery has provided a means to document historical events, expose societal inequalities, and give voice to marginalised communities. Unlike other forms of artistic expression, photography carries a unique relationship with truth, still very often perceived as an objective record of reality. Activist photographers use this perceived authenticity to challenge dominant narratives, raise awareness, and inspire collective action. Throughout the history, many photographers have harnessed the power of the camera to document social struggles and advocate for change. Starting from classics of 20th century American photographers; Lewis Hine, who used photography to expose the harsh realities of child labour in the United States, directly contributing to labour law reforms. Dorothea Lange’s images of migrant workers during the Great Depression, particularly Migrant Mother, humanized economic hardship and influenced public policy. Gordon Parks, working for the Farm Security Administration and later Life magazine, documented racial segregation and poverty in America, shaping civil rights discourse. The Civil Rights Movement itself relied on images by photographers like Charles Moore, whose photographs of violent police confrontations galvanized national support for the movement.
In contemporary visual activism, photography remains central to social justice movements. South African photographer Zanele Muholi uses self-portraiture and documentary photography to advocate for LGBTQ+ rights, particularly in Black queer communities. LaToya Ruby Frazier explores environmental racism and economic decline in the American Rust Belt, highlighting issues of labour and healthcare inequality. Shahidul Alam, a Bangladeshi photographer, has used his work to challenge political oppression and advocate for press freedom. Renowned Brazilian photographer Sebastião Salgado has documented global displacement, labour exploitation, and environmental destruction, emphasizing the human impact of capitalism and climate change.
Other contemporary figures pushing the boundaries of visual activism include JR, a French street artist and photographer whose large-scale public installations make social issues visible in urban spaces. Nan Goldin has used photography and activism to fight the opioid crisis, holding pharmaceutical companies accountable for their role in addiction. Ai Weiwei incorporates photography into his broader activist practice, exposing human rights violations and government censorship. Moreover, Bieke Depoorter and Susan Meiselas use participatory approaches, ensuring that subjects have agency in how their stories are represented. Together, these photographers demonstrate the enduring power of photography in activism, showing that images can challenge authority, document resistance, and mobilize social movements.
European Photography Scene and Social Change
From documenting war, displacement, and environmental crises to exposing gender violence and corporate crimes, European photographers have played a crucial role in shaping public opinion and policy. Their work continues to inspire activism and challenge power structures in an era of global unrest and climate emergency. There are numerous powerful narratives produced by artists who successfully engaged with communities while working with photography and social and political activism. One of the most significant contemporary projects is Juan Valbuena’s work entitles Salitre. It is a compelling example of how photography can serve as a tool for social activism, historical memory, and migrant visibility. The project, named after an abandoned train station in Madrid that housed migrants in the early 2000s, documents the struggles of undocumented immigrants in Spain, exposing the precarious conditions they faced while waiting for legal recognition. Valbuena combines documentary photography, archival material, and testimonies, creating a multi-layered narrative that challenges dominant media portrayals of migration. By preserving and amplifying the voices of those often erased from official histories, Salitre acts as a form of visual resistance, urging viewers to confront the social inequalities and systemic exclusion that persist in Europe’s immigration policies. Through this work, Valbuena not only captures reality but also mobilizes collective memory and public awareness in the fight for migrant rights. Another interesting author is Dana Lixenberg from the Netherlands, known for her long-term documentary projects, including Imperial Courts (1993–2015), which captures life in a historically Black public housing community in Los Angeles, challenging stereotypes about marginalized communities.
Considering technology, as digital media and social networks amplify visual storytelling, photography continues to shape contemporary struggles for justice, equity, and human rights.
The Archive of Public Protest (APP) is a powerful example of how contemporary artists and photographers use photography, digital media, and technology to drive social and political change. Founded in Poland, APP functions as an open, independent platform that collects and distributes images of protests, resistance movements, and social struggles, focusing on issues like women’s rights, LGBTQ+ rights, climate justice, and government repression. The archive serves as a visual record of dissent, offering free-to-use photographs to activists, journalists, and the public to counteract mainstream media censorship and government propaganda. By leveraging digital technology, online platforms, and social media, APP democratizes access to visual activism, ensuring that grassroots movements gain visibility and historical recognition. Their work highlights the transformative power of photography in shaping collective memory, mobilizing communities, and challenging oppressive systems in the digital era.
Moving back to individual projects, Mathieu Asselin’s Monsanto: A Photographic Investigation is a groundbreaking example of environmental activism through photography, exposing the destructive impact of the agrochemical giant Monsanto. Over five years, Asselin meticulously documented the devastating consequences of pesticides, genetically modified crops, and corporate negligence, capturing the suffering of affected communities in the United States, Vietnam, and Argentina. Combining archival research, portraits, and landscapes of contaminated sites, his work serves as both a visual indictment of corporate irresponsibility and a call for environmental justice. By confronting viewers with the long-term damage caused by industrial agriculture, Asselin transforms photography into a tool of resistance, demanding accountability and systemic change. Another powerful example is Laia Abril’s On Abortion, deeply researched feminist and social activism project that examines the historical and contemporary consequences of abortion restrictions worldwide. Through a combination of photography, personal testimonies, medical archives, and legal documents, Abril exposes the life-threatening risks, legal injustices, and societal stigma surrounding reproductive rights. Her work highlights how denying access to safe abortion leads to suffering and death, disproportionately affecting marginalized communities. By giving voice to those impacted and unveiling the hidden consequences of restrictive policies, Abril’s project confronts viewers with the urgent need for reproductive justice, positioning photography as a powerful instrument of advocacy and social change. Alike Monsanto, On Abortion use visual storytelling as a form of activism, shedding light on corporate malfeasance, environmental destruction, and women’s rights. Both projects serve as critical interventions in public discourse, using photography not just to document injustices but to provoke debate, raise awareness, and inspire policy change in the fight for environmental or reproductive justice.
Conclusion
Photography, as a tool of visual activism, has the unique ability to document, expose, and challenge injustices while fostering empathy and inspiring action. Unlike other forms of communication, photographs create immediate emotional connections, often making distant struggles feel personal and urgent. Whether capturing human rights violations, environmental devastation, or the resilience of marginalized communities, photography transcends language and cultural barriers, amplifying voices that might otherwise be silenced. Eventually, photography does more than bear witness to history; it shapes it. It compels us to see what we might otherwise ignore, confront uncomfortable truths, and imagine a more just and sustainable world.
The Role of Turkish Photographers in Visual Activism and Social Change
Ultimately, Turkish photographers have also played a crucial role in documenting historical and contemporary social movements, including the Gezi Park protests, the Syrian refugee crisis, and ongoing struggles for women’s rights and press freedom. Many faced significant risks, including censorship and political pressure, yet continue to use their work to challenge injustice and advocate for social change. Therefore, I would like to dedicate my paper to those Turkish image-makers who made tremendous contribution to document and respond to social and political injustice in the region, such as; Mehmet Aslan, Sabiha Çimen, Nilüfer Demir, Cemil Batur Gökçeer, Pelin Esmer, Kerem Yücel, Emin Özmen, Bünyamin Aygün, Fatma Çelik, Tuna Ferit Çanlıoğlu. The camera - in the hands of such photographers, artists, activists and storytellers - is not just an instrument of observation but a force for real, tangible change.
Krzysztof Candrowicz is an interdisciplinary curator, sociologist, researcher, project facilitator, and activist. Co-founder and member of the Foundation of Visual Education and Fotofestiwal in Lodz, former director of the Art Factory and Lodz Art Center (Poland). From 2013-2018, he worked as artistic director of the Triennial of Photography in Hamburg (Germany), and from 2018 to 2024 he worked as guest curator and collaborator of the Ci.CLO Porto Biennale (Portugal). Krzysztof works internationally as a guest curator and visiting lecturer in numerous organizations, museums, schools, and festivals in Europe.
He has been a member of the jury of various projects and art prizes, including the Rencontres d’Arles Discovery Award (Arles, France), the Deutsche Börse Photography Foundation Prize, (London, UK), the Prix Pictet (London, UK), the Historical Book Award, and the Author Book Award (Arles, France), and the Robert Capa Award (Budapest, Hungary).
Besides being active in visual arts, his interests are rooted in philosophy, social science, anthropology, ecology, astronomy, and natural science. Most of the projects, workshops and exhibitions he is involved in are touching the fields of social and environmental equity. For the last two decades his curatorial focus is photography, activism and visual art in the active role of responding to ongoing planetary crises.

Sanatçı, Fotoğraf Teorisyeni, Profesör / Artist, Photography Theorist, Professor /
The United Kingdom / Birleşik Krallık
bated@westminster.ac.uk
David Bate yazıları, fotoğraf projeleri ve eğitim çalışmalarıyla tanınmaktadır. Fotoğrafın teorisi, tarihi ve sosyal pratiği üzerine yaptığı birçok yayını, sergisi, konferansları ve fotoğraf teorisi üzerine eleştirel yazıları; atölye çalışmaları, yaz okulları ve festival sunumlarıyla tamamlanmaktadır. Son dönem çalışmaları kültürel bellek, göç, Yapay Zekâ, gerçeküstücülük ve çağdaş fotoğraf kültürünün duygusal boyutlarını ele almaktadır.
Çalışmaları; görsel imge, öznellik ve toplum arasındaki eleştirel etkileşimlere odaklanmaktadır. Polytechnic of Central London'da ünlü BA (Hons) Film ve Fotoğraf Sanatı programında eğitim gördükten sonra, Leeds Üniversitesinde Sanatın Sosyal Tarihi üzerine yüksek lisans yapmış ve aynı Üniversitenin Güzel Sanatlar Bölümü'nde doktorasını tamamlamıştır. Dünyanın dört bir yanında dersler vermiş ve çalışmalar sunmuştur. 2018 Yılında, Royal Photographic Society Eğitim Ödülü'nün sahibi olmuştur. Halen Londra, Birleşik Krallık'taki Westminster Üniversitesinde, Fotoğraf Profesörü olarak görev yapmaktadır ve aynı zamanda, Londra Kolektif Sanat Galerisi Accident and Five Years'ın kurucularından biri ve Photographies adlı fotoğraf dergisinin eş editörüdür.
David Bate, fotoğrafçılığı ve fotoğrafçılığın çatışma fikirleriyle nasıl işlediğini sunacak. Sanat ve fotoğrafçılıkta, ne tür stratejiler kullanılabilir? Yaratıcı fotografik pratikler, dikkat ekonomisi ve sosyal medya çağında, çatışmalı duygularla durumları ve ilişkimizi nasıl yönlendirebilir?
Çatışma Fikirleri, Fotografik Pratikler, Sanat stratejileri, Fotografik stratejiler, Sosyal Medya Çağı.
David Bate will present photography and how it operates with ideas of conflict. What kind of strategies might be used in art and photography? How can creative photographic practices navigate situations and our relation to conflictual feelings in the attention economy and social media age?
Conflict Ideas, Photographic Practices, Art strategies, Photographic strategies, Social Media Age.
David Bate is widely known for his writings, photographic projects and education work. His many publications, exhibitions, public lectures and critical writings on the theory, history and social practice of photography are complemented by workshops, summer schools and festival presentations. Recent work has addressed cultural memory, migration, AI, surrealism and the affective dimensions of contemporary photographic culture.
His work focuses on the critical interactions between the visual image, subjectivity and society. Educated at the Polytechnic of Central London on the famous BA (Hons) Film and Photographic Arts course, he later took the MA Social History of Art at Leeds University, where he also completed a PhD in the Fine Art Department. He has lectured and presented work all over the world. In 2018 he was recipient of the Royal Photographic Society Award for Education. Currently Professor of Photography at the University of Westminster, London, UK, he is also a co-founder of the London collective art gallery Accident and Five Years, and co-editor of the photography journal Photographies.

Sanat Tarihçisi, Akademisyen; aliakay99@hotmail.com
Türkiye
1957’de, İstanbul’da doğdu. Paris VIII Üniversitesi’nden 1979’da mezun oldu; Aynı Üniversiteden 1986 yılında, sosyoloji doktorasını aldı. 1992’de doçent, 1998’de profesör oldu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinde, Sosyoloji Bölüm Başkanı’dır. Türkçe, Fransızca, Almanca ve İngilizce yazıları çeşitli dergilerde ve kataloglarda yayımlanmaktadır. Yurtiçi ve dışında çeşitli galerilerde, İstanbul Modern’de ve Akbank Kültür Sanat Merkezi’nde, sergi küratörlüğü ve danışmanlık yapmaktadır.
Fotoğraf üzerine düşünen Roland Barthes “La chambre Claire” adlı kitabında “Camera Obscura”yı yani “Koyu Kamerayı” “Açık Kamera” olarak düşünmeye başlar.
Fotoğraf sınıflandırıldığında manzara, olay, portre gibi tasnif belki mümkün olabilecektir; ama bu imajlar artık bugün olmadıklarına göre veya aynı manzarada değişim olmuş olduğuna göre, bu manzaraya bugün bakıldığında ne kadar değişmiş olduğunu görmekteyizdir.
Fotoğraf “benim kendimin bir başkası olarak” sunulmasıdır. O halde, her gerçek foto tam olarak gerçeği yansıtamaz.
Aile fotoğrafları da önce aristokratların sonra burjuvaların ve en son olarak da köylülerin kurumsal verisi olarak durmaktadır. Bugün, aile fotoğraf albümlerinin ortadan kalkmaya başladığı bir dönemde, akıllı telefonların fotoğraf makinası haline dönüştüğü zamanlarda, aile albümleri nasıl yapılmakta?
Fotoğraflara bakmak, bu anlamda, sınıf veya grup yapılarına göre değerlendirilmektedir. Bu bakışa göre, Bourdieu, küçük bir kasaba ile şehir insanlarının fotoğrafa bakışları arasındaki farka dikkat çekmek ister ve burada, “Ayrım” (La Distinction-(1979) adlı çalışmasının ilk nüvelerini görmeye başlarız.
Bütün bu sosyolojik araştırmalar “fotoğrafın sosyal tanımını” göstermeye yaramaktadır. Bu anlamda, sosyal bir imge olarak, orta sınıfa ait “ortalama bir araç” (art moyen) olarak bakılmaktadır fotoğrafa.
Diğer yandan, foto-jurnalizm olarak adlandırılan savaş muhabirliği fotoğrafçılığı savaşların kaderini değiştirecek kadar, gerçeği göstermektedir.
… gözümüzü plastik sanatlara çevirdiğimizde aynı şeyi görmekteyiz. Gördüğümüz şey şu: Gitgide bir refleksiyon, bir renk, bir form olmaktan çok, bir anlatı, bilgi aktarımı olarak işlemeye başlayan, bir sanat alanı karşımıza çıkıyor.
Camera Obscura, Art Moyen, Aile Albümleri.
Fotoğraf üzerine düşünen Roland Barthes “La chambre Claire” adlı kitabında “Camera Obscura”yı yani “Koyu Kamerayı” “Açık Kamera” olarak düşünmeye başlar. Kitabının hemen başında, Napolyon’un kardeşi Jerome’un, 1852’den kalma bir fotoğrafına rastladığını yazar. Ve fotoğrafın, bu eski belgenin, bugün nasıl anlaşılabileceği üzerine düşünür. Bu gerçek bir imajdır; ama tarihten gelen, gerçek bir imge bugün ne ifade etmektedir. Değişen nedir? Fotoğraf tasnif edilmeye pek müsait değildir, Bartes’a göre; çünkü fotoğraf elden kaçmaktadır. Elle tutulur bir nesne olarak fotoğrafı görmek, pek mümkün gözükmemektedir; çünkü tarihten, geçmiş zamanlardan gelen bir imajı sabit bir şekilde, şimdiki zamanda, elle tutmak belki fiziki olarak mümkün durabilir, ama zihinsel bir şekilde imaj kayıp gitmektedir.
Fotoğraf sınıflandırıldığında manzara, olay, portre gibi tasnif belki mümkün olabilecektir; ama, bu imajlar artık bugün olmadıklarına göre veya aynı manzarada değişim olmuş olduğuna göre, bu manzaraya bugün bakıldığında, ne kadar değişmiş olduğunu görmekteyizdir. Tıpkı, günümüz sosyal medyasında popülarize olan şehirlerin eski ve yeni halleri alt alta konulduğunda, bu şehirlerin, mahallelerin ve hatta binaların bize ne kadar yabancı olduğunu görmekten başka bir şey yapamamaktayız. Ama bir imaj kendi içinde aynı kalmaya devam etmekte değil midir? O zaman şunu görmektedir Barthes: Her ne kadar sonsuzluk olarak dursa bile, bu imaj tekrar ederek istenildiği kadar çoğaltılabilir ve yine de sonsuzluk mekanik bir şekilde tekrarlar, ama varoluşsal olarak tekrarlayamaz. O bir anda biriciktir. Yani Barthes’ın terimiyle “Mutlak bir Tikeldir”. Gerçekliği bir kere meydana gelmiştir. Gerçek burada ancak karşımıza çıkar ve biz o gerçekle karşı karşıya gelerek gerçeğe rastlarız.
Barthes kelimelere yaslanır. Budizm’de sunya’nın bir boşluk olduğunu yazar. Tathata ise olduğu gibi demektir. Tat, “bu” anlamına gelmektedir. “Bu” olduğu gibidir. Psikanalizden örnekle, küçük çocuğun parmağıyla gösterdiği sese gönderme yapar. Ta, Ça yani Fransızca’da “bu” anlamına gelmektedir. Nesnenin adını bulamayan çocuk gibi, biz de kimi zaman kelimeyi bulamayınca “bu” veya “şu” gibi sesler çıkarırız. Arkadaşlarımıza fotoğraf gösterdiğimizde: “İşte bu kardeşim benim.” denilir. Barthes, şeylerin bir göndergesi olduğunu dilbiliminden ve göstergebiliminden bildiği için, fotoğrafın kendisi yani imajı ve göndergesinin birbirlerinden ayrılamayacağını öne sürmektedir. Her imajın bir göndergesi ve gösteren ve gösterileni olduğuna göre, bunlar imaj ile birlikte vardır. Fotoğraf, ona bakan ve fotoğrafı çekilen, birbirleriyle ilişki içindedirler.
O halde, Barthes, bu durumda fotoğrafı bir hayalete benzetir. Zamandan gelen bir hayalet, yaşamıyor, ama görüntüsü (simülakr) var. [1] Hayalet bir ölü insan, başka bir dönemin manzarasında yaşamış birisi; bugün, onun artık yaşamayan gözleriyle bakışmaya başlamaktayız. “Bir ölünün geri dönüşü”. Hayalet bizlerle birlikte hem yaşamıyor hem de mevcudiyet gösteriyor kendi imajında. Hem gerçek hem de değil!
Benzer bir durumu, Barthes, kendisinin fotoğrafı çekilirken de duyduğunun altını çizer; çünkü objektifte kameraya baktığında kendisini doğal durumdan başka bir postüre sokmaktadır. Kılık değiştirir gibi tavır ve duruş değiştirmeye, poz vermeye başlamaktadır. Kendi gerçeğinin dışına çıkmaktadır. Dolayısıyla beden, hiçbir zaman “sıfır derecesinde” duramaz. Barthes, belki “Sadece beni çok seven annem beni sıfır derecesinde görme imkanına sahiptir.” diye yazar; çünkü “sıfır derecesi Aşkın kendisidir, uç bir sevgidir.”.
Fotoğraf “benim kendimin bir başkası olarak” sunulmasıdır. O halde, her gerçek foto tam olarak gerçeği yansıtamaz. Özne, bir nesne haline girer fotoğrafta. Bilhassa 19. yüzyıl eski fotoğraf tekniklerinde, uzun zaman kımıldamadan poz veren özne kendisinin acılarını ve sıkıntılarını üzerinde taşıyarak nesneleşir. Ve neticede, fotoğrafçının sanatı, kişiye bakışı, fotoğrafı çekilen kişinin kendini gösterme biçimi ve kendisi olarak dört ayrı öğeyi yan yana getirerek, taşımaktadır. Fotoğraf pratiğinin ve fotoğrafik imgelerin sosyal alanın anlamlarının, tavırların ve yaşam tarzlarının nesnel bir şekilde anlaşılır kılınmasının bir yöntem olduğunu, Pierre Bourdieu izah etmekteydi daha 1960’lı yılların başlarında (kitap 1965 yılında yayımlanır). “Un art moyen”, (Minuit Yayınları,1965; Ortalama Bir Sanat): Kitabın alt başlığı ise “Fotoğrafın sosyal kullanımı üzerine denemeler” olarak belirtilmiştir. 1961 ila 1965 arasındaki bu alan araştırması, fotoğrafı, “kullanım sosyolojisi” açısından ele almıştı. Fotoğraf pratiğinin gerçeklikle olan ilişkisi söz konusu edilmekteydi.
Bugün, altmış sene sonra bu kitabı ele aldığımızda, alet kullanımı açısından, deneklerin fotoğraf ile kendi sınıfsal konumları arasındaki ilişki gündeme getirildiğine göre, benzer bir araştırmayı bugün tekrar yapmak, bize nasıl bir sonuç verebilir? sorusunu sorabiliriz. Aile fotoğrafları nasıl bir şekilde ele alınmıştır? Ailenin bir kurum olarak oluşmasında ve bilhassa, alt sınıfların popüler kültürün aile albümlerine sahip olması, fotoğrafın hangi amaçla kullanıldığına dair sosyolojik bir referans ortaya koymaktadır. Aslında klişe olan bir amaç halka ait sınıfların otantiklik eksikliğini de ortaya koymakta, üst sınıfların bir taklidini yapmaya çalıştıklarını göstermektedir.
Otantiklik yitmesi üzerine en çok düşünenlerden birisi de Karl Kraus olmuştur. Walter Benjamin’in onun hakkında yazdıklarını takip ettiğimizde (Oeuvres II, Gallimard Yayınları, 2000), Kraus’un mücadele alanının kamu görüşü olduğunu ve bu doxa’yı oluşturanlar gazeteci olduklarına göre, mücadele alanının önce gazetecilerle oluşacağını hatırlatabiliriz; çünkü ona göre, kanı veya sanı mahremdir ve kamuya ait olamaz. Dolayısıyla bütün gazeteci yorumlarının kamuoyu oluşturmak olduğunu ve bu kamuoyunun da sosyal ve siyasi olarak “kurulu bir yapıyı” ortaya koyduğunu, Kraus hatırlatır. O nedenle sahte kamuoyu yoklamaları yapar, kamuyu şekillendirmek üzere, entelektüellerin imza kampanyalarını sahte olarak oluşturur, onları gerçek isimleriyle yayınlar ve sonra bu imzaların ve metnin sahte olduklarını kamuya açıklar. Bourdieu ile Roger Cartier’nin karşılıklı yaptıkları söyleşilerde Bourdieu, Kraus’u hatırlatır. Performatif happinig’ler yaptığını söyler (Le sociologue et l’historien, RaAgone yayınları, 2009 ve söyleşinin radyodaki yayını France Culture, 1988). Bu happining’ler, güncel enformasyonları saptırtmak üzere yapılmışlardır; çünkü aslında yanlış başka bir yanlışı doğruya çevirmek niyetiyledir. Gazetecilerin haber ve yorumlarının sahte olduğunu ve dolayısıyla onlarla mücadele alanının da sahtelikten geçmesi gerektiğini savunur.
Aile fotoğrafları da önce aristokratların sonra burjuvaların ve en son olarak da köylülerin kurumsal verisi olarak durmaktadır. Bugün aile fotoğraf albümlerinin ortadan kalkmaya başladığı bir dönemde, akıllı telefonların fotoğraf makinası haline dönüştüğü zamanlarda, aile albümleri nasıl yapılmakta? Makinelerin üzerinde dosyalanmaya başlayan pratikler ile bastırılan fotoğraf pratikleri arasındaki fark, sınıfsal olarak bugün bize nasıl bir tablo ortaya koymaktadır? Bilhassa Yapay Zekâ ile başlayan bir dünyanın aile fotoğraflarının “gerçekliği” nasıl oluşturulacaktır? Bunlar günümüze ait soruları ortaya koymaktadır. Ama zaten Barthes’ı izlersek, gerçeklik aramamız bile abesle iştigal olarak durmakta değil midir?
Bourdieu, bir yöntem olarak fotoğraf nesnesinin fotoğraf pratiğinde tekil bir rolü olduğunun altını çizmektedir. Öyle bir aletten söz etmektedir ki, alt sınıfların ve ezilenlerin bile kendi sözlerini söyleyebilecekleri bir imkânın doğmasını bu alet sağlamakta değil midir? Kültürel hakimiyetin bu eserde var olmadığını görmekteyiz. Her ne kadar ayrıcalıklar söz konusu edilse bile, yine de popüler bir söylemin, fotoğraf pratiğinde, gün ışığına çıkabildiği gözlemlenmektedir. Yine de bir hiyerarşi mevcuttur. Hâkim sınıflardan ezilen sınıflara doğru, pratik bir kültürel ortamdan başka bir kültürel ortama geçilmeye başlanmıştır. Bu, bir meşruluk sorunu olarak ortaya konulmuştur. Yine de bu araştırmada, her ne kadar “Ayrım” kitabındaki şematik yaklaşım tam olarak kullanılmasa da, yine de, hiyerarşiden bahsetmek mümkün olacaktır. “Art Moyen”, bu anlamda, tekil ve kenarda bir vaka olarak gözükmektedir; çünkü asil bir alet olarak gözükmemektedir fotoğraf makinesi. Hele bugün, artık hiçbir şekilde. Fark, daha ucuz olan Android olanlar ve Iphone olarak adlandırılanların fiyat farkı olarak gözükmektedir. Bu anlamda, fotoğraf pratiği olarak herkes bu aletleri kullanmaya başlamıştır. Belki de bugün, çağdaş sanatların bir medyumu olarak ele alınan fotoğraf gittikçe kendi fuarlarına doğru dönmeye başlamış ve yine pentür asil ve asıl, fotoğraf ise çoğaltılabilen ve elektronik bir şekilde paylaşılabilen bir imkân olarak gözükmektedir. Bugün herkes fotoğrafçıların karelerini kendi tecrübe ve pratiklerinde gerçekleştirebilmektedir. Çağdaş sanat fuarlarında, 2000’li yılların başlarında, büyük bir mevcudiyet kazanmış olan fotoğraf eserleri, 20 sene sonra, kendi alanında sıkışmış ve neredeyse sadece Fotoğraf Fuarlarında gösterilmeye başlanmıştır. Galeriler de bu anlamda değişik fuarlara farklı isimler ve eserlerle katılmaya başlamıştır. Bu, asil eserler ve asil olmayan popüler eserler farkı, bir kez daha ayrıma girmeye başlamıştır. Bu bir gösterge olarak durmaktadır.
Bourdieu ve arkadaşlarının anket çalışmalarında ise, popüler bir alet olarak fotoğrafın siyah beyaz veya renkli olması, estetik bir değer taşıması veya taşımaması gibi sanata dair bir sorun olarak kabul edilerek, onlar tarafından ele alınmamaktadır. Bu, sadece sosyolojik açıdan sosyal gerçeklik olarak araştırmaya dahil edilmiştir.
Bu yöntemle, Bourdieu ve beraber çalışma arkadaşlarının ortaya koymak istedikleri yaklaşım Fonksiyonalist sosyolog Robert Merton’dan daha çok Sartre ve Hegel’e dayanmaktaydı. Bireysel olarak, yani atomistik bir şekilde, insanlara sosyal psikoloji açısından yaklaşmak yerine tercih ettikleri yöntem daha çok “gerçek gruplara” yaslanmaktaydı. Elbette ister istemez sosyal psikolojiye dayanmak zorunda kalınmaktadır; çünkü insanların teker teker fotoğrafa yaklaşımlarında, bu bir rol oynamaktadır.
Her bir kişiyle yapılan anket araştırmalarında, söyleşiler genelde bireysel olarak yapılmaktadır. Ve her seferinde, bu bireysel mülakatları araştırmacılar sosyal bir yapının içine sokmaya çalışmaktadırlar. Grupların veya sınıf fraksiyonlarının içinden geçerek yapılan analizler fotoğrafa sosyolojik bir bakışı beraberinde taşımaktadır. Bu nedenle Bourdieu ve ekibinin bakışı her ne kadar bireysel bir bakış üzerinden geliştirilmiş olsa da, her seferinde insanların hangi sosyal yapıya ve gruba ait oldukları söz konusudur ve deneklerden kümeler oluşturmaya çalışılmaktadır. Onların bakışlarının, tavırlarının, davranış biçimlerinin benzerlikleri imgelerin anlamlarının sosyolojik bir şekilde ele alınmak durumunda kalındığını göstermek istemektedir.
Bourdieu’ye göre, anı anına yaşanan gündelik yaşam, herkesin kendi görüşlerine göre geliştirilmekte ve aslında gerçek olan nesnelliğe bir perde çekilmiş olsa da, yine de nesnelliğe gönderme yapacak olan bir tanıma ve tasvire bağlı kalınmaya devam edilmektedir. Bunun neticesinde de, özneler ve onların nesnel davranışları arasındaki ilişkilere bağlı olarak, fotoğraflardaki anlamları anlamaya çalışma yaşanmışlığa ait kalan nesnel bir bakışı ortaya çıkarmaktadır.
Bu bakışa ait Borurdieu’nün yöntemine göre, her seferinde insanların öznel bakışlarının sosyal alanlara göre ve bağlı oldukları sınıfsal konumlarına göre nesnelleşmektedir. Öznelin kendi içinde nesnelliği mevcut durmaktadır. Her bir insan kendi yaşam şartlarına, koşullarına ve ait olduğu mahalleye, sınıfa veya sınıf fraksiyonuna göre anlamaya çalışmaktadır ve yorumlarına bu nesnelliği katmak zorunda kalmaktadır.
Fotoğraflara bakmak bu anlamda sınıf veya grup yapılarına göre değerlendirilmektedir. Bu bakışa göre Bourdieu, küçük bir kasaba ile şehir insanlarının fotoğrafa bakışları arasındaki farka dikkat çekmek ister ve burada, “Ayrım” (La Distinction-(1979) adlı çalışmasının ilk nüvelerini görmeye başlarız. Kendisinin de içinden geldiği Bearn köylüsünün popüler estetik anlayışı ile şehirli insanların kendilerinde bir ayrıcalık duygusuna kapıldıkları, estetik anlayışı arasındaki ayrım ikili bir bakışa yaslanmakta ve sınıfsal ve kültürel sermaye farklarını ortaya koymaktadır. Şehirli insanın popüler estetiği reddetmesi ve kendi bakışını daha estetik bir şekilde ortaya koyması, sadece estetik farkları değil aynı zamanda kültürel ve sınıfsal farkları da sosyolojik bir bakışın içinde göstermektedir.
Fark için farklılaşma, estetik açıdan bakıldığında, bize aynı zamanda ayrımcılığı da sosyolojik olarak göstermektedir bu anlamda. Fotoğrafa bakış ve bu medyumun sosyal analizi “sınıfsal ayrımı” ortaya koymaya yaramaktadır. Buna göre de, yüksek olarak kendilerini kabul eden gruplara sadece estetik farkları ortaya koymak değil, bir bakıma Bourdieu’nün terimiyle, “kendi snobluklarını” da alt zümreden ve sosyal gruplarından kendilerini ayırmak için kullanabilmektedirler. Üst sınıfların, her seferinde kendi aile fotoğraf albümlerine daha pentüre yakın bir bakış katmaları ve her seferinde resme referans vermeleri, kendi kültürel üstünlüklerini gösterme çabası olarak yorumlanmaktadır. [2]
O dönemdeki iki genç sosyolog olan Robert Castel ve Dominique Shnapper’in araştırmalarında, bu üstünlük gözükmektedir. Kendi fotoğraflarına bir asillik duygusu vermek, bir fark ortaya koyarak ayrıcalıklarını göstermek istemektedirler. Popüler ve burjuva ayrımı bu anlamda fotoğraf araştırmaları sayesinde ayrıcalığı ortaya koymaktadır.
Bütün bu sosyolojik araştırmalar “fotoğrafın sosyal tanımını” göstermeye yaramaktadır. Bu anlamda, sosyal bir imge olarak orta sınıfa ait “ortalama bir araç” (art moyen) olarak bakılmaktadır fotoğrafa. Böylece resimden ayrı tutularak, resmin sanata yaslandığını ve fotoğrafın ise dekoratif bir öğe olarak ele alınmakta olduğunu göstermeye çalışırlar. Çünkü yaratı üzerine kurulu olan resim ile daha önce var olan bir kaideye yaslanan fotoğraf, orijinalliği yitirmiş bir alet olarak görülmektedir. 1960’lı yılların Fransa’sına ait olan bu yaklaşım, sosyolojik olarak o dönemin Fransa’sına ait bir bakışı bize aktarmaktadır.
Roland Barthes ise aynı dönemlerde, Yapısal Dilbilimi’nin belli başlı kavramsal yaklaşımlarını yeni alanlara uygulamaya başlamıştı: Fotoğraf da bunlardan birisiydi. Luc Boltanski, bu sırada, Barthes’a dayanarak profesyonel basın fotoğrafçılarıyla anketler yaparak Barthes’ın yaklaşımıyla benzerlikler keşfetmişti. Ve buna göre, bu kadar karmaşık bir teoriye yaslansa da basın fotoğrafçılarıyla aynı noktaya gelmekteyse o halde, Boltanski’ye göre, Barthes’ın yaklaşımında sorunlar olmalıydı.
Oysa, ilk olarak Walter Benjamin’in “Fotoğrafın Kısa Tarihi” adlı yazısında göstermiş olduğu gibi, ilk dönemlerde yani, Arago’nun desteklediği Daguerre’in fotoğrafı ele alış tarzı zamanlarında, fotoğraf klişeleri orijinaldi ve tek örnek olarak basılmaktaydı. Bu resmin orijinalliği kadar fotoğrafı da orijinal kılmaktaydı. Daha sonra bu teknik mekanikleşmeye başladığında ancak fotoğraf bir sanat malzemesi olarak kullanılmaya başlanmıştı. Manzara resimleri yapan ressamlar ve bilhassa portrecilik, fotoğraf sonrasında, resimden uzaklaşarak çok farklı bir anlayışa doğru sürüklendi. Ve zaten birçok ressam da bu anlamda portre veya manzara fotoğrafçılığı yapmaya başladılar. Ve yaptıkları bu tip resimleri bir kenara bırakmaya başladılar. İkinci olarak ise, tam da foto gerçekçilik olarak ele alınan bir resim akımı Pop Art sonrasında, popüler kültür öğesi olarak gerçekten daha gerçek olarak yapılan pentürlere yer bıraktı.
1960-70’lere gelindiğinde, bilhassa Amerika’da, Kaliforniya’da resim dünyasında, Hiperrealist resim yapma teknikleri, resmi mümkün olduğu kadar fotoğrafa yaklaştırmayı denemekteydi. O kadar gerçeğe benzer fırça darbeleri kullanmaktaydılar ki, bakan izleyiciler bunun resim mi yoksa fotoğraf mı olduğunu pek anlayamamaktaydılar. Chuck Close’un resimlerinin de bize göstermiş olduğu gibi, aynı fotoğrafın kullandığı portreler gibi portre resimleri yapılmaktaydı. Mesela müzisyen Phlipp Glass’ın portresi fotoğraf üzerinden çalışarak gerçekleşmişti. Daha sonra, fotoğrafın pikselleri gibi piksellerden yapılan portreler yapmıştı. Duane Hanson da 1969 yılında, gerçek bir modelden yola çıkarak süpermarkette, yiyecekle dolu arabasını sürükleyen, saçları bigudili, orta sınıf, Amerikalı, obez bir kadının heykelini yapmıştı. Tüketim toplumunun obez tiplemesi burada gösterilmektedir.
Bu üsluba göre, tıpkı fotoğrafta olduğu gibi, ressam, tablosuna hiçbir duygu katmaksızın resmetmeliydi ki bu resme ait olan heyecan ortadan kalkarak tablo nesnelleşsin. Dünyayı, tıpkı fotoğrafta olduğu gibi, duyarsızlaştırarak nesnel bir şekilde nesneleri ve insanları resmetmekteydiler. Malcolm Morley de hipergerçekçiliği hem kuranlardan biri hem de yıkan kişi olmuştur. İngiliz ressam Morley (1931-2018) resimde, bir illüzyonist gibi davranmaktaydı. Bir bakıma Postmodernizm ile aynı döneme ait olduklarından dolayı, Postmodern pentür içinde anılmışlardır. Benzer bir şekilde heykelde de, heykeltraşlar insan mı yoksa heykel mi belli olmayan bir şekilde balmumundan, rezineden, silikondan cam fiberlerinden yapılan heykellerle seyirciyi yanıltmaya yarayan eserler ortaya koymuşlardır. Duane Hanson, Roy Mueck, John de Andrea bunlar arasında sayılabilir.
1960’lardan itibaren, Pop Art nasıl reklam fotoğraflarını kullanmaktaysa, Hipergerçekçi sanatçılar da fotoğrafı pentür olarak kullanarak illüzyon yaratmayı tercih etmekteydiler. Bu anlamda da belgeselliğe de yaslanmak istemekteydiler. Gerçek ile resim (illüzyon) arasındaki yaklaşım eski trompe-l’oeil resimlere benzemektedir. Yani gözü yanıltan, gerçek gibi duran, ama aslında sahte olan görüntüler hipergerçekçilerin üslubunu belirlemekteydi. Ayrıca 1920’lerde, Amerika’da gelişen bir resim akımı olan “Presizyonistler” (Shambert, Demuth vb.) olarak adlandırılan bir grup ressam, fotoğrafa dayanarak resimler yapmaktaydı. Sanayileşme çağındaki sosyal gerçekçiliği göstermek istemekteydiler. Gerçek ile otantiklik içinde ele alınan pentürler nesnel gerçekliği göstermek istemekteydi. Bu akım siyasi olarak da milli ve sosyal gerçekçiliğe yaslanmaktaydı. Ve bir anlamda, Sovyet resminden esinlenmekteydi. Ama burada, daha çok 1929 kriziyle birlikte, daha milliyetçi ve daha şoven ve nasyonalist gerçekçilik üzerine gitmekteydiler. Hiperrealizm sadece Pop Art’a değil, aynı zamanda bu “Presizyonist” akıma da yaslanmaktaydı.
Fotoğraf gerçeği mi gösterir? Resim ile fotoğrafın icadı arasında büyük rekabet, aslında resme bakışı değiştirmiş olduğundan dolayı, pek de yabana atılacak veya popüler kültür öğesi sayılacak bir yaklaşım değildir; çünkü bir yandan fotoğrafın kurgu ve sanat olarak gerçek dışı kullanımı vardır (Jeff Wall bunun en iyi örneklerinden birisidir).
Bir yandan, Empresyonistlerin 19. yüzyıl sonunda, resimde yaptıkları yenilik ve ışığın renklere yansıtılması, resim alanında bir devrim niteliği olarak kaydedilmiştir. Modernizm’in başlangıcı olan “perspektif sonrası” resim ise bu sayede gün ışığına getirilmiştir.
Diğer yandan, foto-jurnalizm olarak adlandırılan savaş muhabirliği fotoğrafçılığı, savaşların kaderini değiştirecek kadar gerçeği göstermektedir. Atom bombasının Hiroşima ve Nagasaki’ye atılmasından sonra basına yansıyan fotoğraflar savaşa bakışı değiştirmiştir, tıpkı Vietnam savaşı sırasında Napalm bombasının etkisiyle koşan küçük çocuk fotoğrafı gibi, fotoğraf tarihinin ikonları olmuştur. Bugün ise yapay zekâ ile her şeyin sahteleştiği ve fake news olarak yayıldığı, yeni tekno-logosun etkisi ise bizi, başka bir dünyaya taşımakta.
Sinema fotoğraflardan oluştuğuna göre, oraya da bakmakta yarar var ve şunu hatırlatabiliriz: Jean-Luc Godard’ın “1940-45 yıllarında sinemanın bittiği” şeklinde bir önermesi var. Bu ilginç, çünkü sosyoloji açısından baktığımızda toplumsal alanını, felsefe açısından baktığımızda düşünce alanını biçimlendiren sinemanın, Godard’ın bakışına göre 1945 sonrası (Deleuze’ün “zaman-imge” sineması (Cinéma II ,İmage -temps) diye adlandırdığı sırada -ki, Godard ikinci dönem içinde yer almakta) sinemanın iletişim ve medya olarak başka bir şekle girdiğini ve bittiğini iddia ettiği bir tezi var. Tabii buna Batı dünyasında, 1950’li yıllarda (belki daha öncesinde başlayan, ama kitlesel şekilde yaygınlaşmaya başlaması Avrupa’da 1950’lerde, Türkiye’de 1970’lerde), televizyonun eklenmesi de var. Televizyon, iletişim ve medyanın dünyası! Bugün medya dünyasının nerede olduğunu da bu konunun içinde açmak lazım. Sinemayla birlikte sinema yazarlığı hatta sanat yazarlığı - sanat derken, plastik sanatlar da buraya girmekte- söz konusudur. Zaten Godard, sinemanın başlangıcıyla modern resmin başlangıcı arasında paralellik kurmaya çalışıyor. Modern sanatı Empresyonizm ile, Édouard Manet ile başlatıyor. Yani perspektifin ortadan kaldırıldığı, dört yüz yıllık bir Avrupa resim dünyasının krize sokulduğu perspektif sonrası bir anlayışın başladığını, Godard, bize Manet üzerinden dillendiriyor ki, bence de aynı şekilde söylenebilir. Sanat tarihinde kırılma noktasının orada olduğunu söylemek mümkün. Ama sinemanın bittiği üzerine düşününce reklam, televizyon, iletişim dünyasıyla birlikte bu sefer gözümüzü plastik sanatlara çevirdiğimizde aynı şeyi görmekteyiz. Gördüğümüz şey şu: Gitgide bir refleksiyon, bir renk, bir form olmaktan çok bir anlatı, bilgi aktarımı olarak işlemeye başlayan bir sanat alanı karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla bilgi aktarımıyla resim ve video birbirini takip etmekteler. Ressamlar da gitgide olay üzerine resim yapmaya başlıyorlar. Ya olay yahut da çok tuhaf bir şekilde, Türkiye’de yakın zamanlarda dikkatimi çekmeye başlayan, genç neslin, neden olduğunu anlamadığım şekilde, sürrealizme dönüşü var. Sürreal, subreal yahut gerçek-altı. Bunun post-truth zamanıyla, gerçek/hakikat sonrasıyla ilişkisi nedir? Simülasyon dünyasındaki düşünce biçimiyle (en çok Baudrillard’ı düşünüyorum tabii burada) ilişkisini nasıl kurabiliriz? Bunlar ileriye doğru açılacak pistler, çizgiler olarak gözükmekte.
Bugün tarihi konuştuktan sonra (ihmal etmeden), bugünün gerçeğinin nasıl dönüşmekte olduğunu tartışmak ise kanımca günümüz sorunlarının belli başlılarından biri olarak bizim karşımıza dikilmektedir.
[1] Bu simulakr konusunda, benim 1996 yılında çıkan kitabıma gönderme yapmak isterim: Postmodern Görüntü, Bağlam Yayınları, 1996.
[2] Pierre Bourdieu’nün kendisinin Cezayir yıllarında çektiği fotoğraflar sömürge gerçeğini olduğu gibi ortaya koymaktadır. Bu anlamda, yakın zamanlarda kitaplaştırılan bu fotoğraflar günümüzün “Dekolonyal Çalışmaları’nda” (Decolonial Studies) da bir örnek olarak gösterilmektedir.
Thinking about photography, Roland Barthes in his book “La chambre Claire” begins to think of the “Camera Obsura”, that is, the “Dark Camera” as the “Open Camera”.
When the photograph is categorized, it may be possible to classify it as landscape, event, portrait; but since these images no longer exist today or since there has been a change in the same landscape, when we look at this landscape today, we see how much it has changed.
Photography is the presentation of “my self as someone else”. So not every real photograph can be an exact representation of reality.
Family photographs also remain as institutional data, first of the aristocrats, then of the bourgeois and finally of the peasants. Today, at a time when family photo albums are disappearing, when smartphones have become cameras, how are family albums being made?
In this sense, looking at photographs is evaluated according to class or group structures. According to this point of view, Bourdieu wants to draw attention to the difference between the way people in a small town and city look at photographs, and here we begin to see the first nuclei of his work “La Distinction” (1979).
All these sociological studies serve to show the “social definition of photography”. In this sense, as a social image, photography is viewed as an “average tool” (art moyen) belonging to the middle class.
On the other hand, war correspondent photography, also called photo-journalism, shows enough truth to change the fate of wars.
… when we turn our eyes to the plastic arts we see the same thing. What we see is that we are confronted with a field of art that is increasingly functioning as a narrative, as a transmission of information, rather than as a reflection, a color, a form.
Camera Obscura, Art Moyen, Family Albums.
"Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit, sed do eiusmod tempor incididunt ut labore et dolore magna aliqua. Ut enim ad minim veniam, quis nostrud exercitation ullamco laboris nisi ut aliquip ex ea commodo consequat. Duis aute irure dolor in reprehenderit in voluptate velit esse cillum dolore eu fugiat nulla pariatur. Excepteur sint occaecat cupidatat non proident, sunt in culpa qui officia deserunt mollit anim id est laborum."